• Bill Gates İstanbul’da

    Microsoft şirketinin Başkanı ve Baş Yazılım Mimarı Bill Gates bir yıl içerisinde üçüncü kez (iş için ikinci kez) Türkiye’de. Bebek’te simitli kahvaltı gibi magazin ayrıntılarını,uzun menzilli Bombardier BD-700-1A10 Global Express modeli uçağının fiyatını bir kenara bırakırsak üç elma düşüyor başımıza:

    • Başbakan ile akşam yemeği Sevgili Gates 29 Ocak akşamı Sayın Başbakanımızın Dolmabahçe Sarayı’nda onuruna verdiği yemeğe katıldı. Ben oldum olası bu ve benzeri protokol yemeklerinde Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Şale, Topkapı Harem gibi yerlerin kullanılmasına taraftarım. Muhatabımız büyük resmi görebilsin diye. Bizim ömürlerimiz, Microsoft gibi şirketlerin tarihleri, hatta örneğin ABD gibi genç devletlerin geçmişleri söz konusu mekanlarda yalnızca ufak bir kısmı gözönüne serilen tarihimizin yanında nasıl sönük kalıyor, değil mi? Sanırım Çin ve İran medeniyetleri ile birlikte en uzun zamandır devlet idare etme yetisini geliştirmiş bir toplumun evlatlarıyız, ve bu özellikler, ne kadar inkar etsek de toplumsal DNA’mızın bir yerlerinde kodlanmış haldeler.

      Neyse, parantezi kısa keseyim, bu konuya daha sonra döneceğiz. Ne yazık ki yemeğin menüsü açıklanmamış (yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat ;-), ama konuşulanlar hakkında bilgi var: “Gates, yemekte Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a İstanbul Ümraniye’de kurmayı planladıkları teknopark ile ilgili de bilgi verdi. “İstanbul’a bir Silikon Vadisi” kuracağını söyleyen Bill Gates, teknopark konusundaki çalışmaların ne durumda olduğunu öğrenmek için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a dönerek, “Çalışmalar sürüyor değil mi” diye sordu. Topbaş da, teknopark konusundaki hazırlıkların sürdüğünü söyledi.” [Hürriyet]

      Microsoft’un İstanbul’daki Teknopark’ı (ya da Teknokent’i) konusunu biraz araştırdım, sevgili Gates geçen yıl geldiğinde bu konu gündeme gelmiş: “Erdoğan holding temsilcilerinden, Maslak veya Ümraniye’de yapılması planlanan ‘Teknopark’ projesine destek istedi. Gates bu konuşma üzerine, Microsoft’un oluşturulacak Teknopark’ta ‘ilk kiracı’ olmak istediğini bildirdi” [Milliyet] Yani Teknopark bizim, Gates kiracı imiş geçen yıl. Bu sene Gates ev sahibi olmuş, hatta sayın Topbaş’a da sormuş şantiyenin durumunu. Yine [Milliyet]ten öğreniyoruz ki “2 bin kişinin eğitiminin yapılacağı Teknopark projesi”nin geçen sene sunumu ve reklamı yapılmış sevgili Gates’e. Eğitim ile Teknopark sözcükleri tam öpüşmüyorlar, ama buna da şükür.Aslında Maslak’ta bir teknopark var, İTÜ yerleşkesinde Arı Teknopark. Ama ne yazık ki Microsoft bu teknoparkta kiracı değil. Ümraniye’ye dönünce iş daha da enteresan, söz konusu teknopark Mart sonunda karşı kıyıya, Kağıthane’ye taşınmış sayın Topbaş’ın şahsi seçimi ile, üç yılda bitmesi bekleniyormuş. Dolayısı ile Microsoft’un ilk kiracı olup olmayacağını görmek için iki yıl daha beklememiz gerekiyor.

      Geline sormuşlar “Neden oynamıyorsun?” diye, “Yerim dar” demiş, açmışlar ortalığı bir güzel, “Yenim dar” demiş. Bakalım teknopark açılınca Microsoft’un bahanesi ne olacak?

    • Öğrencilere vizyoner konuşma NTVMSNBC’nin ve Garanti Bankası’nın katkıları ile ikibin küsur öğrenci Türker İnanoğlu Maslak Eğlence Merkezi’ne toplanmışlar. Önce Microsoft Türkiye yöneticileri sevgili Ekrem Yener ile sevgili Çağlayan Arkan konuştular. NTV onların konuşmalarını kısmen es geçti, bazı öğrenciler ve basın mensupları ile konuşmayı tercih etti. Sonra sahneye sevgili Gates geldi ve tam yarım saat süren ve “vizyoner” olması beklenen bir konuşma yaptı. Tokat gibi bir etkisi vardı. Microsoft Türkiye ve danışmanları Türkiye hakkında ne bilgiler vermişlerse sevgili Gates’e, bir Afrika kabilesinde yapacağı konuşmayı yaptı. “Bir gün gelecek gazeteleri internetten okuyup ödemelerinizi internetten yapacaksınız” dedi.

      Sevgili Gates sanırım son kitabında kalmış, hala interneti keşfinin keyfini yaşıyor; ama anlattığı şeylerin çoğunu Türkiye’deki gençlerin (en azından) bir kısmı ya yapıyor, ya da yapmaya hazırlanıyorlar. Anlattığı şeylerin olması bu gençleri çok şaşırtmayacak, bekliyorlar zaten. Nerede bu konuşmanın “vizyon”u?

      Ha üç tane soru gelmiş NTVMSNBC portalına, onları sordular sevgili Gates’e. Google ilgili olarak “Biz onlardan daha iyi yapacağız?” dedi, Netscape internet tarayıcısının saltanatı günlerini anımsatırcasına. Ama bu tekel taktiklerinin, kaçınılmaz olarak pazar büyütme güdüsüne teslim olup rakipleriyle birlikte iş ortaklarını da yok etmenin artık o kadar kolay sökmeyeceği konusunda kimse kendisini uyarmadı. Yenilikçilik için rekabete ihtiyaç olduğunu, Microsoft’un da rekabet sayesinde palazlanıp büyüdüğünü, tekelleşmiş bir ürünün aslında ölüm ve çürüme evresine girdiğini biliyordu da söylemedi bence.

      Gençler için sevgili Gates tam bir rol modeli: “Dünyanın en zengin adamı”, “PC’nin mucidi”, “Microsoft’un sahibi”, “dünyanın en iyi bilgisayar programcısı”, “bir dahi” vs vs vs. Öyle görmek istiyorlar ve görüyorlar sevgili Gates’i. Oysa ben bir pazarlama makinesi gördüm yalnızca, “Google’ı da devireceğiz”, “Ne iyi yaptınız da 85 bin tane dizüstü aldınız, hem de bizim işletim sistemimizle”, “İlk bilgisayarınızı da bizden alın, sonrakini de, hepsini de…”, … Hayır, benim kafamdaki Gates de bu değil. Ben Hindistan’da, Bangladeş’te derme çatma gecekondularda eşi ile birlikte sefaleti görmeye ve öğrenmeye çalışan, elindekileri kendisi kadar talihli olmayanlarla paylaşmak için çırpınan bir Gates hayal ediyorum. Yoksa yağmurlu havalarda dahi kapalı salonunda trambolinde zıplayabildiğini ballandıra ballandıra anlatan bir yuppie-geçkini değil…

    • İşadamları ile görüşmeler Bu toplantı sonrasında sevgili Gates bir basın toplantısı ile XP Starter Edition’ın Türkiye sürümünü duyurdu. Bu konuya ayrıca, belki başka yerde değinmekte yarar var. Ama temel hedef belli: %65’e çıkan korsan yazılım kullanımını azaltmak için bir yandan orijinal yazılım üzerindeki kontrol ve baskıları artırmak, öte yandan “ilk [orijinal yazılımlı] bilgisayarım” kisvesi ile insanlara ucuza kırpık bir yazılım satmak. İLk planlarda Türkiye XP Starter alanında görünmüyordu, nedense dahil oldu şimdi. Korsandan diyorum ben, ama tabi Anadolu dağlarında yeniden görülmeye başlanan bir kediciğin de etkisi olabilir.

      Konumuza dönelim: Sevgili Gates İstanbul’dayken çeşitli iş adamları ile de görüştü. Bir kısmını biliyoruz: Medya imparatoru Aydın Doğan. BT yatırımları konusunda talihi bir türlü yaver gitmeyen Koç Grubu’nun başı Mustafa Koç. Bir kısmını da tahmin ediyoruz: “İlk bilgisayarım” kampanyasının finans bacağı olması muhtemel sponsor bankanın başı.olabilir mi? Geçen gelişinde üniversitesi ile işbirliği konularını soran iş kadınımız da olabilir. İlk bilgisayarın donanımını üretebilecek gruplarla da bağlantı kurulmuştur mutlaka.

      Durun bir hesap yapalım: Türkiye’de yılda 2 küsur milyon bilgisayar satılıyor. Diyelim ortalama ömür de 3 yıl. Yani toplam 6 milyon makine var. Bunların %65’i korsan yazılım kullanıyor, yani 4 milyon tanesi. Haydi bunlardan yarısı korktu ve kırpık XP Starter işletim sistemini aldı, tanesi 25 YTL’den. Ne ediyor, 100 milyon YTL. Bu yalnızca Türkiye’nin mevcut korsan yazılım oranını AB ortalamasına çekmek için ve yalnızca tek bir ürünle ilgili olarak tek bir şirkete ödenecek diyet. Mevcut durum ile karşılaştırdığınızda ne değişiyor? Pragmatik olarak hiç birşey, hatta geriye gidiş var; çünkü korsan işletim sistemi yerine kırpığını koyuyorsunuz. Devlet 15 milyon YTL KDV alıyor, o da BT alanına harcanır mı harcanmaz mı Allah bilir.

      “Ağam biz bu naneyi niye yedik?” diye bir hikaye vardır, onu çağrıştırıyor. Çare yok mu? Var tabi! Özgür yazılım, sevgili kedicik, vs. Ama bunları gizlemek ve kırpık çözümü allayıp pullamak için işbirlikleri kuruluyor, görüşmeler yapılıyor, çember daraltılıyor…

    Toparlayalım: Bill Gates geldi ve mevcut durumu olmasa da toplumsal DNA’sı oldukça sağlam olan bizlere Afrika kabilesi muamelesi yaptı, bir iki boş vaat geveledi (nasıl olsa fikri takip yapan kimse yok, kim soruyor “Cendere’deki Teknopark’ın temelleri atıldı mı, hafriyatı yapıldı mı?” diye) ve yerel işbirliklerini garantileyip atladı uçağına gitti.

    Şimdi yine bizbizeyiz… Düşünelim bakalım. Gerçekten “zor oyunu bozar” mı? Yoksa aklımızı başımıza devşirip mevzu-u bahis 100 milyon YTL’yi daha iyi bir şekilde, örneğin gerçek bir BT teknoparkı oluşturarak, özgür yazılımları destekleyerek, sevgili Gates’in bir sonraki ziyaretine kadar o salondaki gençlerin hepsini birer yazılım geliştiricisi yaparak, harcamanın yolunu bulabilecek miyiz?

  • Pardus 1.0

    Bir hesaplama yöntemi ile 28 ay, diğer bir hesaplama yöntemi ile 14 ay önce başlayan kişisel Pardus maceram bu sabah saat 03:00 civarında harika bir aşama kaydetti. Sevimli kediciğimizin Pardus 1.0 sürümünü ftp sunucumuzdaki müstesna yerine yerleştirdik. Herkese kutlu olsun!

    Pardus 1.0, bilebildiğim kadarı ile, Türkiye yazılım tarihinin “en heyecanla beklenen ürünü” ünvanını da aldı. Akşam saatlerinde başlayan bekleyiş biz dosyayı yükleyene kadar devam etti ve sonrasında da 400’ü aşkın aynı anlı bağlantı ve 6 MB/s civarında bantaralığı ile çılgınca indirilmeye başlandı. Evet, artık bizim memleketimizde de piyasaya çıkması sabırsızlıkla beklenen, yayımlanması bayram havasında kutlanan bir yazılım var. Herkese mutlu olsun!

    Benim açımdan en önemli nokta yirmi yıla yaklaşan iş hayatımda çalışmaktan en fazla keyif aldığım Uludağ projesi ekibinin muhteşem başarısı. 14 ay gibi kısa bir sürede ağızları açık bırakacak derecede düzgün ve yenilikçi bir iş çıkardılar. Bu süre boyunca onların yakınında bulunma ayrıcalığına eriştiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu ekibin canı istediğinde neler yapabileceğini biliyorum ve bundan sonra benim görevim onların canını istetmek… Çocuklar, sizi seviyorum!

    Sıra teşekkürlerde: Uludağ’a ve Pardus’a emek veren, test yapan, hata raporlayan, yama gönderen, paket yapan, … herkese candan teşekkürler. Türkiye özgür yazılım camiasının yüz aklarısınız hepiniz. Sonra ilk kullanıcılarımıza, Türkiye’nin dört yanından e-postalarla bize şevk verenlere: En sıkıntılı ve yorgun zamanlarımızda dahi sizin mesajlarınız yüzümüze bir gülümseme kondurdu. Pardus sizin, alın ve kullanın. TÜBİTAK UEKAE’ye: İki yılı aşkın süredir projeyi desteklediği için; Pardus için birşeyler yapmak isteyen, kediciğimizi seven ve benimseyen tüm UEKAE çalışanlarına… Son olarak da en yakınlarıma: aileme, arkadaşlarıma ve eşime. Sizlerin desteği olmasa bu uzun çabalama çok daha zor ve acılı olurdu, eminim.

  • Pardus Testçileri Aranıyor

    Sevgili kediciğimiz Pardus’un 1.0 sürümü için yol haritasını belirlemenin heyecanını yaşıyoruz. Yapacak çok işimiz var, en önemlilerinden üçü de test yapmak, test yapmak ve test yapmak. Gerek geliştirici ekip ve gerekse çeşitli katkıcılarımız (sağolun, varolun, siz olmasanız biz ne yapardık!) tarafından yürütülen testler zaten haftalar ve aylardır sürüyor.

    Ama daha sistemli, daha iyi planlanmış testlere de ihtiyacımız var. Bu nedenle “Resmi Pardus Testçisi” arayışına girdik. Çalışan CD çıktığında bizlere e-posta yoluyla ulaşıp bu tip testler yapabileceklerini bildiren kişiler zaten aday listemizde. Ama bu listeyi anlamlı bir şekilde genişletmek istiyoruz. Bu nedenle de bir açık çağrı yayınlamayı gerekli gördüm.

    Resmi Pardus Testçisi olabilmek için gerekli koşullar şöyle:

    1. Pardus’un nihai olmayan sürümlerini (alfa, beta, SA ve belki ara yapımlar) sistemli bir testten geçirmek için gerekli vakti ayırabilecek olması,
    2. Bu testleri yürütebileceği, tercihan birden fazla, değişik konfigürasyonda makineye sınırsız yasal erişiminin olması,
    3. Test edilecek CD imajı ve test planı/sonuç raporu formunu aldıktan sonra talep edilen zamanda testleri yürütüp sonuç raporlarını hazırlayacağını taahhüt etmesi,
    4. Tercihan İstanbul’da yerleşik olması.

    Bu özelliklere sahip olduğunu düşünen “Resmi Pardus Testçisi” adaylarının kısa bir e-posta ile doğrudan bana başvurmalarını rica ediyorum. Yalnızca ciddi başvurular lütfen; tüm başvurular yanıtlanacaktır; kurumumuz ırk, yaş, cinsiyet ve din ayrımı yapmamaktadır…

    “Resmi Pardus Testçisi” arkadaşlara sürüm sonrasında ufak bir de sürprizimiz olacak!

  • Palm Gitti Gider!

    Altı yılı aşkın Palm/PalmOS aşkım son parçalarını da yeyip bitirdi. LifeDrive’ın duyurulması nasıl bir kıpırtı yaratmadıysa içimde, Palm’ın piyasaya Windows temelli bir akıllı telefon çıkarıyor olması da öyle deli fırtınalara neden olmadı. Elimdeki Palm Tungsten T’yi artık daha iyi bir seçenek olmadığından kullanıyorum, alışkanlıktan. Ve farkındayım ki gittikçe daha az kullanıyorum. Palm bitti artık, üzücü ama öyle.

    news.com sitesinde çıkan bir haber/analiz Palm’ın neden bu durumlara düştüğünü irdeliyor, sonu hazırlayan beş adıma yoğunlaşarak:

    1. Palm yöneticileri cep telefonları ile avuç bilgisayarlarının bütünleşmesini farkedemediler Bu maddeye pek katılmıyorum, Nokia 770 geliştiricilerinin başındaki Ari Jaaksi de katılmıyor. Ama herhalde Atlantik’in öte yakasında işler öyle gelişmiyor. Gerçi Nokia 770’de bir ajanda (PDA) olma iddiasında uzakta bir İnternet tableti olacağını söylüyor. Yani PDA işlerini cep telefonlarına bırakıyor (?) Eğer Palm tümleşik cihazları daha erken piyasaya çıkarsa farklı bir yöne gidebilir miydi? Emin değilim, bakınız Handspring…
    2. Palm kurumsal müşterilerini mutlu edemedi Bir zamanlar Palm üzerinde çalışan yazılımlar Windows CE/Mobile uygulamalarından daha uyumlu idi, örneğin Microsoft Office ile. Kurumsal ağlar ile olan sorumlarını ben yaşamadım, ama bu konudaki yorum katılabilirim. Belki Palm’ın temel yanlışlarından birisi kutudan çıkışta üretkenliği ve uyumu artıracak ön yüklü bir uygulamalar bütünü (Linux dağıtımını andırırcasına) sunmamasında idi. Kullanıcı (kişisel ya da kurumsal) kendi araştırmasını yapıp çözümlerini bulacak ve bu çözümler için ayrıca para ödeyecekti. Palm’ın alım maliyeti kadar bir ek yazılım maliyeti demekti bu kimi zaman. Oysa rekabet (örneğin HP ürünleri) kutudan çıktığında “tam” uyumlu geliyordu, ek bir masraf yaratmadan (tamam Windows CE/Mobile) ürünleri daha pahalıydı, ama yine de algılama açısından Palm dezavantajlı görünüyordu)
    3. Palm’ın yazılım ve donanım kısımlarının ayrılması gelecek planlarını aksattı Evet, ilk günden itibaren sorunlu bir haldi. Özellikle .com balonunun patladığı günlerde bu çözümün işlemesi beklenememekteydi. Sony’nin piyasaya girişi, enteresan ürün/sürüm stratejisi ve sonra çıkışı yazılım kanadını sürekli dalgalı denizlerde dolaştırdı. Donanım kısmı da Handspring ve Sony ile rekabet halindeydi hep, ne yapacağını şaşırmış bir halde. Seçenek iPod gibi kapalı palmak mıydı? Belki… Öylesini mi tercih ederim (ben ya da Palm kullanıcıları) belki de. Palm BeOs’u alacağına Apple Palm’ı satın alsa işler böyle mi gelişirdi, bilemem…
    4. Jeff Hawkins ile Donna Dubinsky’nin ayrılmaları Palm’ın yenilikçiliğini de götürdü Evet, bu da doğru. Palm’dan 1998’de Handspring’i kurmak için ayrılan (ya da ayrılmak durumunda kalan) Hawkins ile Dubinsky sonrasında şirketin başına karizmatik ve lider bir yönetici geçemedi bir türlü. Çığır açıp yol çizmek yerine çalkalandı durdu koca Palm, sonunda da Microsoft limanına sığınarak huzur bulmak zorunda kaldı.
    5. Palm’ın ürün stratejisi hep satışlarını köstekledi Palm’ın ürünlerini yanlış zamanlarda duyurması ve envanterini iyi planlayamaması hep elinde patlayan stoklara yol açmış, ki büyük olasılıkla doğru. Ortalıkta hala III’ler V’ler ve m50x’ler dolaşıyor. Ki bu kardeşlerin üretimi biteli yıllar oluyor. Sonuçta Palm’ın her yeni ürünü şirkete pahalıya patladı, anlamlı işlere harcanacak pek çok para depolarda gömülü kaldı.

    Palm neden öldü? Bence yenilikçiliğini yitirdiğinden. Palm V ya da Tungsten T gibi zamanının iyi ürünleri gibi heyecan uyandıran icatlar kalmadı ortalıkta. Treo ve LifeDrive yalnızca eskinin makyajlanmış ve biraz eklentilenmiş hali gibi göründüler hep. Belki fazlaca beklenti yarattılar ve bu beklentiyi karşılayamadılar. Belki belirgin bir yol çizemeyip odaklanmalarını yitirdiler. Heyecan bitti…

    Öte yandan Microsoft platformunu tutarlı bir şekilde destekleyip pazarlayarak yavaş yavaş bir geliştirici camiası oluşturdu. Heyecan yaratmayan ürün ve özelliklerle yine yavaş yavaş bir kullanıcı temeli de oluşturdu. Sonunda pazarı ele geçirdi. Artık PDA işi Windows Mobile’ın, maalesef. Ne yapalım biz de (biraz gecikiyor olsa da) Nokia 770 ile idare edeceğiz.

  • O Şimdi Evli…

    Uludağ projemizin mümtaz şahsiyetlerinden sevgili A. Murat Eren‘i bugün dünya evine soktuk. Tabii, son derece hızla ve aniden evlenmeyi seçtiklerinden biz İzmir’deki törene ancak kalben katılabildik. Hem bu şekilde “Niye beni şahidin yapmadın ülen?!” nidalarına muhatap olmaktan da kurtuldu MErencik…

    Murat ve Duygu’ya ömür boyu mutluluklar. Ama bu bizim deli oğlanın yakında kanatlanıp uçacağı manasına mı geliyor… diye düşünmeden de edemiyorum. Önce bana bass öğreteceksin, sözün var!

  • BTYK: Mini Bakanlar Kurulu

    Başbakanımıza e-imza sertifikası (=akıllı kart) verilmesi münasebeti ile Ankara’dayım. Bu vesile ile ve biraz da katakulliye getirerek Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK) toplantısına “gözlemci eleman” olarak katılmış dahi bulundum.

    Önce e-imza ile ilgili kısımlar: Başbakan dosyasını açıp kartını inceledi, sanırım (ya da umarım) TC Kimlik No’sunu kontrol etti. Sonra “elektronik imza” başlıklı kitapçığımızı incelemeye başladı. Hatta bir ara toplantının geri kalanını unutup kitapçığa daldı. Kartı cebine mi attı (ki tercih ederim), yoksa dosyaya mı yerleştirdi göremedim. Ama dosyayı gayet düzgün bir şekilde toparlayıp diğer evrakları ile birlikte kişisel korumasına verdi toplantının sonunda. Artık Başbakanımızın elektronik imzası var…

    Gelelim BTYK toplantısına: 1999 yılında o zaman ULAKBİM‘deki görevim nedeniyle bir BTYK’ya (bu sefer mevzuata uygun olarak 😉 katılmıştım. Son derece düz, soğuk ve anlamsız bir toplantı olarak kalmış aklımda. Bu kez hayli eğlenceli ve çekiciydi. Önce Başbakanımız bir konuşma yaptı ve Ar-Ge’nin önemine ve hükümetin bu önemi kavradığına değgin mesajlar verdi. Sonra TÜBİTAK Başkanı Nüket Yetiş bir önceki BTYK toplantısından (Mart 2005) bu yana gerçekleşen gelişmeleri özetledi. Başbakan başta olmak üzere tüm protokol dikkatle izledi sunuşu. Sonrasında Başbakanımız genel bir tartışma açtı, soru ve yorumları aldı. Bu bölüme son derece medeni ve demokratik bir ortam hakimdi. Öyle ki CHP temsilcisi Osman Coşkunoğlu’nun soruları hemen hemen tam ve anında yanıtlandı, Meclis’te yöneltse haftalar bekler yanıtını almak için. En sonda da karar tasarıları yansıtıldı ekrana, gelen yorum ve öneriler çerçevesinde bizzat Başbakan dikte etti yapılacak değişiklikleri.

    Saat 10:00’da başlayan toplantı saat 12:30’a kadar sürdü. Sonrasında da yemeğe geçti katılımcılar, ben öğleden sonra toplantıma yetişmek için kaçmak zorunda kaldım. Ama herhalde en azından yarım saat daha kaldı Başbakanımız. Bilim ve teknoloji için üç saat, hiç fena değil. Daha birkaç gün önce uzay teknolojileri ve nanoteknoloji konularında brifing aldığını ve benzer zamanını ayırdığını düşünürsek. Ciddiyet diğer yandan toplantıya katılan Bakanlar Kurulu üyelerinden de belli oluyordu. Yanlış saymadıysam 12 Bakan (hemen hemen Bakanlar Kurulu’nun yarısı) katıldı toplantıya ve her biri de sonuna kadar kaldılar. Beş Bakanımız da söz alarak açıklamalarda bulundular ya da sorular yönelttiler.

    Kısası, gösteriş ya da yasak savma için değil ciddiyet ve samimiyetle toplanmış bir yürütme erki gördüm bu sabah. Bilim ve teknoloji, Ar-Ge gibi geleceğimizle son derece ilintili konulara hükümetin bu derece önem vermesinden, ne diyeyim, mutluluk duydum. Tüm politik mülahazalardan ayrı olarak bu gözlemimi ve hissiyatımı sizlerle paylaşmak istedim, bence önemli bir nokta…

  • Avrasya’nın En Büyüğü: CeBİT 2005

    Dün iş icabı CeBİT 2005‘teydim. E-imza ile ilgili olarak CNN Türk ekranlarında göründük, bazı

    arkadaşlarla e-devlet ve e-ticareti konuştuk. Zamanın geri kalanında da normal bir vatandaş gibi fuarı gezeyim dedim, bakalım “Avrasya’nın en büyüğü” olarak tanıtılan fuar gerçekten denildiği gibi mi, yoksa yine Türk’ün Türk’e propagandasına mı denk geliyoruz…

    Önce Nokia alanına gittim. 8800’ı aldım elime, evirdim, çevirdim ve vuruldum tek kelime ile. Evet, istediğim bu… Büyük değil, ağır değil, karmaşık değil, yalnızca telefon (hemen hemen). Kullanıcı arayüzünü standart System 60 görüntüsü yerine Siemens ya da Sony-Ericsson benzeri sırf resimli bir menü kullanmaları hoşuma gitmedi, ama o kadarı kadı kızında da olur. Para biriktirmem lazım, bir de eşimden harcama onayı almanın bir yolunu bulmam.

    Nokia alanındaki sevimli kızlardan birine “770 var mı” diye sordum, tabii ki soran gözlerle karşılaştım. Kızcağız ekürisi olan (beyaz tişörtlü) bir oğlanı yakaladı. Aynı soruyu duyunca oğlan, tabii ki, “yok öyle bişi” tavrında hafif dalgaya girdi, ben de “İnternet tableti bu” diye bozdum çocuğu, ne yapayım. Çingene taklasının ortasında eli ayağına dolaşıp tepetaklak olmuş gibi süklüm bir vaziyette “bir dakika” deyip uzaklaştı. Bu sırada kız da “lacivert tişörtlülere sorsanız daha iyi, onlar Nokia’dan” dedi. Beyaz tişörtlü oğlanın sorumu ilettiği lacivert tişörtlünün kafa hareketine bakında 20 metreden durumu kavradım. 770’ün esamisini bile görmek olası olmayacaktı buralarda.

    Ben de lacivertlinin yanına seyirttim, belki biraz daha teferruat alırım diye. Evet, bu arkadaş 770’in ne olduğunu biliyordu, ama, hayır, fuarda 770 yoktu ve olmayacaktı, hayır, Türkiye’de satılmayacaktı, hayır, kendisi de görmemişti. “Peki” dedim “Bluetooth kulaklık için durum ne?”, işte orada iş karıştı, Nokia’nın BT kulaklıkları tabii ki var, ama Türkiye’de satılmıyor, bulabildiklerim eskiden kalanlar olsa gerek, evet, yurtdışında var BT kulaklıklar, çok çeşitli modeller, ama model numarası vermek çok mümkün olmadı, hayır, fuar alanında BT kulaklık yok. Nokia alanından elim boş ayrıldım, “Avrasya’nın en büyüğü”nde hiç değilse bir tane denemelik 770 olsa gerekti 😦

    Yolda palm alanına denk geldim. Gen kız ve oğlanlar her biri ya elinde ya belinde bir treo telefon ile dingilder haldelerdi. Hey gidi hey, eski zamanlarda (palmturk günleri) bu alanlarda bizi tanıyanlar olurdu diye geçirdikten sonra ben de o tarafa yönlendim. Hayır, gerçek ve çalışan bir LifeDrive yoktu ellerinde, ama istersem maketi vardı, hayır, fuar boyunca gelmeyecekti LifeDrive, ama treo’ları vardı. İkinci gol, aylardır piyasada olan LifeDrive’dan bir tane bile getirememiş palm’ın Türkiye dağıtımcısı “Avrasya’nın en büyüğü”ne 😦

    Bir sonraki hedef Canon, daha doğrusu Erkayalar alanıydı. Bir tane 20D, bir tane de 300D vardı alanda. Ben asıl yeni ilan edilen ve ön gösterim sürümleri sınırlı olarak dağıtılan 5D ile ilgileniyordum. Tam çerçeve (35 mm) CMOS algılayıcısı ile göz kamaştıran bir cihaz, ileri amatör-profesyonel kesime hitap eden bu yavrucağın fiyatı 3.500 $ olarak ilan edildi. Ama birkaç yıla, ki o zamana herhalde bir sayısal SLR alma kararı vermiş durumda olurum, 1.000 $’ın altına inecektir. Neyse, tabii ki alet alanda bulunmuyordu, hatta görevlinin makineden haberdar olduğu yönündeki beyanı da boş gibi geldi bana. Ama üzülmemeliydim, Cumartesi günü bir tane 1Ds Mark II gelecekti alana, daha ne isteyeyim… Demek ki “Avrasya’nın en büyüğü”ne gelenlere 5D’yi göstermek çok da gerekli değilmiş 😦

    Dönüp Canon yazıcılara baktım, “sayısal fotoları evde basmak anlamlı mı” saikinden hareketle. Pixma Modelinin I3000, I4000 ve I5000 modelleri var, ama farklarını, özellikle ilk ikisinin farkını anlamak güç. Biraz önceki arkadaştan yardım istedim, o yazıcılara bakmıyormuş, oradan bir pehlivan fırladı “ben bakarım” diye, ki kameracı arkadaş bile şaşırdı bu işe. Beklenildiği üzere birader kırık bir lehçe ile 3000 ile 4000 arasında bir fark olmadığını, ikisinin de aynı işi yaptığını söyledi. O zaman neden iki model vardı, bu netekim ikimizi de aştı. Neyse ki TeknoSA dükkanında daha bilgili bir elemanla karşılaştım sonrasında da 4000’de fotoğraf baskısı için ayrı bir siyah mürekkep haznesi olduğunu öğrendim, büyük olasılıkla hız açısından da ufak da olsa bir fark vardır.

    Evet, ilk gün ben normal vatandaşlık yaptım ve alet/cihaz peşinde koştum. Bugün saat 14:00’de CNN Türk’de bu sefer Pardus’u konuşacağız. Microsoft ve Linux International’dan katılımla. geri kalan zamanda herhalde yine normal vatandaşlık yaparım. İlginç birşeyler bulursam sizlerle paylaşırım…

  • Blog’um Boşboğaz’da

    Bugün itibarı ile ve sevgili S. Çağlar Onur’un yardımı sayesinde web günlüğümü Boşboğaz kullanır hale getirdim. Sevgili Barış Metin tarafından geliştirilen ve “Uzmanlar için Web günlüğü” olarak tanıtılan Boşboğaz sayesinde uzun zamandır yazılmayı bekleyen günlük girdilerim hızla internette yerlerini alacaklar.

    Vira bismillah…

  • O Bir.. O Bir.. O Bir Mucit!

    İsmi Abdullah Çoban, Erciyes Üniversitesi Kimya Bölümü’nde Profesör, aynı zamanda bir mucit. Cumartesi gecesi bir yandan bilgisayarımla uğraşır, bir yandan da televizyonda kanal hoplatırken akıllara seza program Ceviz Kabuğu‘nda rastladım kendisine. Fizikçi ve lazerci olduğu iddia edilen Şükran Can isimli bir hanımefendi ve ağabeyi ile birlikte ailenizin -komplo teorisi- sunucusu Hulki Bey’in konuğu olmuşlardı.

    Efendim, iddiaya göre (programa ortasından daldığım için anlayabildiğim kadarını aktaracağım) Abdullah Hoca bir madde icat ediyor, bir çeşit katı karışım, ve bu maddeden ufak bir elektrik akımı geçirildiğinde madde aldığından kat kat fazla enerjiyi ısı halinde dışarıya veriyor. Bir çeşit Ali Cengiz oyunu.

    Şükran Hanım’ın iddiasına göre, ki buna Abdullah hocam da katılıyor, elektrik akımı ile maddeye giren elektronlar “maddenin yapısının değişmesi” sonucu hafifliyorlar ve aradaki kütle farkı da “enerji olarak açığa çıkıyor”. Enerji “çekirdek bölgesi”nde değil de “elektron bölgesi”nde olduğu için de tehlikeli bir radyasyona neden olmuyor. Fasa fiso felan.

    Şimdi ufak bir parantez açıp Abdullah Hoca’yı yakından tanıyalım: 1975’de İstanbul Üniversitesi’nden mezun olmuş, 1980’de Leeds Üniversitesi’nden doktorasını almış. 80’lerin sonunda bir Taylor ile, 90’ların başında ise üç Türk meslektaşı ile linyit ve kok konusunda uluslararası dergilerde yayınlar çıkarmış. Bu konulardaki bilgi birikimini kibritle tutuşan mangal kömürü geliştirmekte kullanmış, bu ürün piyasaya sürülmüş. Hatta programda söylediğine göre Erciyes Üniversitesi rektörü bile bu kömürden kullanıyormuş ve memnunmuş.

    Abdullah Hoca biraz simyayı çağrıştıran işlerin peşinde gibi duruyor, kağıttan. ottan çöpten “benzin” ürettiğini iddia ediyor arada sırada. Ancak kendisi de bunun bir çeşit biyodizel olduğunu söylüyor ve hatta bunun dahi fabrikası kurulup seri üretimi başlamış, ya da başlayacakmış. Abdullah Hoca’nın yatırımcılardan yana biraz sıkıntısı var, icatlarını alıp fabrikasını kuruyorlarmış, ama anlaşılan Abdullah Hoca’ya bunun nemasını koklatmıyorlarmış. Hoca yine de memnun, o bir mucit, icadının kullanım bulması kendisinin nemalanması kadar ve hatta daha fazla önemli onun için.

    Bir de bimisten ürettiği tuğla ve briket var Abdullah Hoca’nın. Bimis, volkanik patlamalarda açığa çıkan silisyum dioksit esaslı kapalı gözenekli bir malzemeymiş. Abdullah Hoca, bimisi çimento ile bağlamak yerine başka maddelerle (örneğin perlit) bağlamış tuğla ve briket yapmak için. Bu sayede hem çok daha hafif, hem nem yalıtımı daha yüksek ve hem de kendiliğinden renkli yapı malzemeleri elde edebilmiş. Tahmin edebileceğiniz gibi bu icadı da yatırımcılar tarafından “değerlendirilmiş”.

    Geri dönelim Ali Cengiz oyununa. Şükran Hanım ile ağabeyi anlaşıldığı kadarı ile kendi halinde bir lazer dükkanının sahipleri. Ama yüksek yerlerde tanıdıkları oluyor hep, MAM’da, askeriyede, Almanya’da, koca koca şirketlerde felan. Abdullah Hoca’nın son keşfini Can kardeşler “değerlendiriyor”lar şimdi. Yok “Oktay Sinanoğlu’nun zamanında ortaya attığı kuramın ispatı”ymış, yok “Almanya’da 23 milyon dolar vermişler de elinin tersiyle itmiş”miş, yok “radyoaktiviteye kalkan, asfalt donmasına çare, havadan elektrik üretimine birebir”miş, daha neler neler. Abdullah Hocam biraz sıkıştırılınca “ben bunlardan anlamam, maddeyi ben buldum, gerisini bilmem” diyor; Şükran Hanım sevgili Hulki Abi’nin de gaza getirmesi ile komplo teorilerini, vatan-millet-Sakarya hikayelerini ardı arkasına salvoluyor.

    Bırakın Abdullah Hocam’ı, o bir mucit; böyle pis işlere bulaştırmayın. Ona destek olun tam tersine, buluşlarını insanlığın hizmetine sunsun; o mutluluğu bunda bulmuş, yoksa hamasette, komplo teorilerinde, incir çekirdeklerinde değil.

    Biz eminiz Hocam, güzel bir şeyler buldun, tam ne olduğunu anlayamadık, ama güzel olduğuna eminiz. Çıkar o asalakları aradan, onlara ihtiyacın yok. İcatlarını araklayan Kayserili sanayiciler onlardan daha dürüst, sen yine onlara dön.

  • Nokia ve Açık Kaynak

    Evet, biliyorsunuz, sonbaharda piyasaya çıkacak Nokia 770 Internet Tablet için gün sayar vaziyetteyim. Ve yine biliyorsunuz, söz kendileri Linux (daha net olmak gerekirse, debian GNU/Linux + Gnome + GTK + maemo) temelli bir cihaz.

    Nokia’dan Açık Kaynak Yazılımlar Operasyon Direktörü Dr. Ari Jaaksi geçen hafta New York’ta düzenlenen LinuxWorld‘de bir sunum yaptı ve Nokia’nın açık kaynağa bakışını ayrıntılandırdı.

    Herkese tavsiye ediyorum sunuma bir göz atmalarını. Nokia gibi bir şirketin açık kaynağa ilgi göstermesi, ilgi göstermenin ötesinde “yalnız almak olmaz, geri de vereceksin” demesi ve nasıl geri verdiğini göstermesi bence çok önemli. Kimleri çıkıp Nokia’nın hareketine burn büküyor, kimisi daha önceki Linux avuçiçi girişimlerinden sözedip 770’nin başarısızlığı kehanetinde bulunuyor. Ama ben, diyorum ya, Nokia’nın bu hareketini önemsiyorum.

    Bakın Jaaksi’nin sunumundan bir parça, 770 için neden Linux’u seçtikleri hakkında:

    Cihaza olası en iyi

    • İnternet deneyimini,
    • Bağlanırlığı, ve
    • Yazılım geliştirme ortamını

    sağlayacak platform için bizim seçimimiz

    • Linux,
    • Açık kaynak bileşenlerinin yaygın kullanımı, ve
    • Donanım bütünleştirme ve kullanışlılık konusundaki deneyimimiz

    bileşimi oldu.

    Beklentilerimiz

    • Kodun önemli bir kısmını açık kaynakta almak,
    • Özel gereksinimlerimizi karşılayacak teknolojileri geliştirmek için çeşitli açık kaynak projeleri ile birlikte çalışmak, ve
    • Bunların tümünü cihaza bütünleştirebilemekti.

    Ayrıntılı bir çözümleme sonucunda varılmış bir karar gibi duruyor, değil mi? Özellikle başta Symbian, Pocket PC, PalmOS, hatta çeşitli sahipli gömülü Linux çözümleri dururken.