• Muz Cumhuriyeti mi Karpuz Cumhuriyeti mi?

    Sevgili Görkem Çağlayan Arkan’ın ibretlik röportajı ile ilgili bir yazı kaleme almış. İlk kısmına katılmamak elde değil, ama ikinci kısmı için söyleyeceklerim var.

    Görkem’in de alıntıladığı gibi Çağlayan Arkan diyor ki:

    Herkesin oturup bu işin ticari boyutunu da düşünmesi gerekiyor. Türkçe olan sadece dört işletim sistemi var. Türkiye kendisine bir işletim sistemi yazıp bunun arkasına böyle bir yatırım yapıp ne kazanacaktır? Türkiye her şeyi kendi mi yapmalıdır? Biz burada bir devletleşmeden mi, yoksa teknolojiden faydalanmaktan mı söz ediyoruz? Türkiye işletim sistemi yaparak bunu ihraç etme imkanına mı sahiptir? Bu konular bu kadar basite alınmamalı. Tartışılmalı ama yanlış bilgilendirmeden.

    Bu soruların yanıtlarını kısmen Antalya’da BİMY ’12 sunumumda vermiştim. Yinelemeye gerek yok, ama bir soru sorayım: “Devletleşme”den söz edilebilmek için, örneğin, kesin ve net kurallara karşın kamu ihale dokümanlarında bir marka adının açık ve net olarak sayılması, ve bu markanın alternatifler tarafından sağlanan özelliklerinin ister olarak belirtilmemesi yeterli midir sizce? Ya da şunları sorayım: Türkiye’nin işletim sistemi için ödediği her 100 YTL’nin kaç kuruşu sınırlarımız içinde katma değere dönüşmektedir, ne kadarı olduğu gibi sınırlar dışına çıkmaktadır? Türkiye işletim sistemi ithaline mahkum mudur? Ne güzel söylemiş: “Tartışılmalı, ama yanlış bilgilendirmeden.”

    Gelelim sevgili Görkem’in yazısının ikinci kısmına: Adam yazmış işletim sistemini, bir Son Kullanıcı Lisans Anlaşması ile satıyor. Kurarken ya da etkinleştirirken de kullanıcıya soruyor, “Bunu bunu bunu kabul ediyor musun?” diye. “Evet, ediyorum” diyorsan geçmiş ola. Ondan sonra bu anlaşmanın kayıt ve şartlarını sorgulayamazsın, değiştiremezsin, çiğneyemezsin. “Hayır, etmiyorum!” diyeceksin. Kullanmayacaksın korsan yazılım kardeşim! Ya da sahipli (proprietary) yazılım kullanmayacaksın, özgür yazılım kullanacaksın. GPL ile alacaksın yazılımını, sahibi sen olacaksın. “Hem sahipli yazılım kullanacağım, hem de sahibinin koyduğu kurallara uymayacağım!” yok öyle şey.

    Hayır, “BSA’nın yöntemleri doğru ve yerinde” demiyorum. Başta TÜBİDER, BSA ve benzerlerinin yaptığı yanıltıcı reklam ve yayınlara set çekenleri destekliyorum. Ne demek “Bilgisayarı benden almazsan seni korsanlar traş eder, hem de çengel takma eliyle!”, böyle şey de yok! Alırsın OEM bilgisayarını paşa paşa, kurarsın üzerine Pardus’unu, Linux’unu, desteğini de alırsın, garantinden de yararlanırsın. Kandırmayalım ahaliyi, zaten ahali yemiyor bu ayakları.

    Yine dönelim mıhına vuralım biraz: IDC bir rapor yayınlamış, güya korsan yazılımın Türkiye’ye faturası 182 milyon$ imiş. “Nasıl bi’ fatura şu, bi’ de biz görsek” diyorum. Haydi diyelim bu miktar KDV’siz, devlete 33 milyon $’lık bir vergi kazığı giydirilmiş. Ama şu meşhur 182 milyon $’ın kaç YTL ‘si, sorduk ya, bu memlekette kalacaktı da hiç gelmeyince zarar hanemize yazıldı? Yüzdesi de 66 civarındaymış, yani her üç yazılımın ikisi çalıntı!

    Yakalasınlar korsan yazılım kullananları, kessinler neyse cezası. Ha bu da bize bir ders olsun! Eğer uymayacaksak kuralına, kullanmayalım elin Türkçe işletim sistemini, kullanalım Pardus, sağlık bulalım.

  • Palm ile 6 Yıl

    Altı yılı doldurdum, sanırım 25 Mayıs 1999’dan bu yana Palm (ya da PalmOS) avuçiçi cihazları kullanıyorum; en azından takvimde ilk giriş 25 Mayıs 1999 saat 11:00’ı gösteriyor. ULAKBİM’de Ağ Teknolojileri Birimi yeni elemanları ile görüşmüşüm, bir buçuk saat. Öğleden sonra da Müşteri İlişkileri Birimi ile toplanmışım, iki saat. Altı yılda önce Palm V, sonra Visor Prism, en sonunda da Palm Tungsten T kullandım. Bakalım gelecek 6 yılda neler kullanacağım?

    Normalde iki yılda bir avuçiçimi yeniliyorum. Tabi yalnız cihazın yenilenmesi yetmiyor, klavye de değişiyor. Ekstra kablolar alınıyor, belki birkaç yazılımın yeni sürümü. Derken 500-600 $’lık bir fatura çıkıyor ortaya. Diyorum ya, yaşam zorluyor insanı.

    Bu kez iki yıllık süreyi uzatacağım. Hayır, parasızlıktan (şükür ki) terfi edecek bir ürün bulamadığımdan.

    Palm’ın yeni ürünü LifeDrive beni heyecanlandırmadı. MP3 çalıcımda bile sabit disk değil de silikon hafıza tercih etmişken avuçiçimin içinde birşeyin fırdola-dönmesini istemem kesinlikle. Hem LifeDrive’ın ne adı, ne de özellikleri içimde birşeyler kıpraştırdı. Hayır, LifeDrive Palm V gibi aylarca bekleyeceğim, Prism gibi elime geçmesi için gün sayacağım bir ürün değil.

    Seçeneği ne? Hayır Treo 650 de değil. Cep telefonum ile avuçiçimin ayrı cihazlar olmasını istiyorum. MP3 çalıcım da ayrı olsun, henüz kullanmıyorum ama sayısal fotoğraf makinem da ayrı, . ben toplaşmaya (konsolidasyon) inanmıyorum. Treo 650 çok şık bir alet, heyecan verici, ama benim için değil!

    Günün birinde bir PocketPC makine kullanırken hayal edemiyorum kendimi, ama kabuslarımı süslüyor. Eğer alternatifler kartlarını akıllıca oynamazlarsa maalesef sonumuz o olacak. Ürkütücü! Ama o gün gelene kadar, ki henüz gelmedi, Pocket PC cihazların özelliklerine bakmak, avuçiçi beğenmek, teknolojiyi takip etmek dahi istemiyorum. Bu da değil!

    O da ne? Aradığıma benzeyen birşey ufukta görünüyor: Nokia 770 Internet Tablet. Henüz gerçek bir üründen çok pazarlama abidesi gibi duruyor. Ama olsun, heyecanlandım. Neler yok ki: Hem 802.11 b/g WiFi hem Bluetooth 1.2, 64 MB RAM + 64 MB Flash + SD/MMC kart, USB disk olarak bağlanabilme, üstüne üstelik 800×480 dokunmatik ekran, el yazısı tanımalı. Yazılımı da kuvvetli: İnternet tarayıcı, hem de Flash Player’lı, e-posta istemcisi, İnternet radyosu, haber okuyucu (RSS?!), PDF gösterici, çokluortam araçları (ses, resim, video; hem de envai biçemde), ajanda (PIM) işlevleri, oyunlar. Zamanla ofis araçları da geliştirilecektir, eminim! Internet Tablet 2005 diye bir işletim sistemi (havagazından tayyare?, bir çeşit Symbian???, yoksa bir çeşit Linux?!?!) ile geliyor, bir yıl sonra 2006’ya terfi edecek. Göründüğü kadarıyla üzerinde bir tek GSM telefon yok, Nokia olmasına karşın. Hah, bir de disk yok, her şey silikon!

    İddiaya göre 2005’in son çeyreğinde çıkacak piyasaya. Tahminim max. 700$ olacak, belki daha da ucuz! Yıl sonunda 500$’a bulunmaya başlar diye düşünüyorum İnternet dükkanlarında. Şimdiden para biriktirmeye başlayayım.

  • Tüm Penguenlere Hayırlı Şenlikler

    Diğer projemdeki yoğunluk nedeniyle maalesef bu yıl dördüncüsü düzenlenen Linux ve Özgür Yazılım Şenliği‘ne katılamıyorum. Neyse ki Uludağ ekibinin tümü Ankara Milli Kütüphane’de küçük kediciğimizle birlikte hazır olacaklar. Cuma günü Ankara koşuşturmam arasında vakit bulabilirsem ben de kısaca damlayıp penguenlerle buluşmak istiyorum.

    IV. Linux ve Özgür Yazılım Şenliği

    Linux ve Özgür Yazılım Şenliği aktif üyesi olduğum tek dernek olan Linux Kullanıcıları Derneği tarafından gönüllülük ilkesine dayanarak ve büyük özveri ile düzenleniyor 2002 yılından bu yana.

    Uludağ projesi olarak ikinci kez katılıyoruz Şenlik’e, bakalım neler değişmiş:

    Geçen yılki Şenlik’e katılan ekibimizden ayrılanlar oldu: Önce Alp, yakın zamanda da Ayşe ile Zerrin Enstitü’deki diğer projelerde görev alarak aramızdan ayrıldılar. Buna karşın geçen yıl Uludağ oturumunda izleyici koltuklarında otururken şimdi bizimle olan arkadaşlarımız var: Çağlar, Gürer, sonra Onur, en sonra da küçük kedimizin çizeri Umut.

    Geçen yılki Şenlik’te Ulusal Dağıtım Projesi LKD üyesi penguenler tarafından En Başarılı Özgür Yazılım Projesi seçilerek ödüllendirildi. Bu sene yine ödül alalım diye adını değiştirip Pardus yaptık, ama aday gösteren bile çıkmadı 😉

    Geçen Şenlik’te yalnızca muğlak hedef ve yaklaşımları belirgin olan Uludağ projesi aradan geçen bir yılda ilk ürününü (Pardus Çalışan CD) yayınladı, oldukça yoğun ve genelde olumlu tepkiler aldı, ikinci ürününe (Pardus Kurulan CD) odaklanarak yoğun bir çalışma sürecine girdi. Gerçi çok istediğimiz “Şenlik’e beta çıkaralım” hedefine ulaşamadık, beta tarihi olarak Temmuz’un ikinci yarısını telaffuz ediyoruz, ama ortaya çıkan sonuç bu gecikmemizi affettirecek kalitede olacak diye ümit ediyorum.

    Gelecek Şenlik’te neler göreceğiz? Büyük olasılıkla çok daha yoğun ilgi uyandırmış Pardus Kurulan CD elimizde ve dizimizde olacak tabi ki! En azından bir kamu kuruluşunda büyük çaplı bir Pardus kullanımı göreceğiz, belki bazı özel sektör kuruluşlarında da. Bir elin parmaklarını geçen sayıda iş ortağı (sistem bütünleştirici, donanım üretici / satıcı, yazılım geliştirici, eğitim kurumu, vb.) ile başarı öyküleri oluşturmaya başlamış olacağız. Büyük olasılıkla Pardus Sunucu yayınlanmış ya da yayınlanmak üzere olacak. Tüm memlekette binlerce bilgisayara Pardus yüklenmiş olacak, her köşeden destek postaları alıyor olacağız.

    Bunları Uludağ proje yöneticisinin hezeyanları olarak almayın, sözleri olarak kaydedin. Gelecek sene listenin üzerinden gideriz bir bir.

    Tüm penguenlere başarılı, eğlenceli ve yararı bir Şenlik diliyorum. Umarım görüşebiliriz.

  • E-İmza ve Kamu SM

    Biliyorsunuz (ya da bilmiyorsunuz), Kasım 2004’ten bu yana TÜBİTAKUEKAE bünyesinde yürütülmekte olan Kamu Sertifikasyon Makamı projesinin yürütücülüğünü üstlenmiş durumdayım. Altı ayı aşkın bir süredir giderek büyüyen bir ekiple Kamu SM’yi zamanında faaliyete geçirmek için çalışıyoruz, kimi zaman gece-gündüz.

    Kamu SM ne yapar? Kısacası kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların elektronik imza atmaları için gerekli anahtar ve sertifikaları sağlar. PKI jargonunda Sertifikasyon Makamı (CA-Certification Authority) olarak görev yapar.

    Aylardır çeşitli toplantı, konferans ve etkinliklerde e-imza ve Kamu SM konusunda sunuşlar yaptım. Bu sunuşlar sonunda tek bir hale yakınsadı. Ben de bu halini web günlüğümde yayımlayayım dedim. İşte burada, maalesef Micro$oft PowerPoint Show biçeminde!

  • Bak IBM Ne Diyor?

    10 Mayıs 2005 günü İstanbul Swissotel’de düzenlenen IBM Future Business Summit 4‘de Uludağ Projesi ve Pardus Ulusal İşletim Sistemi’ni tanıttık. Sürüm Yönetici’miz Barış Metin etkinliğin tümüne katıldı, ben hemen sunuşumuz öncesinde katılıp hemen ertesinde Ankara’ya doğru yola çıkmak durumunda kaldım. Pardus için iyi bir gündü.

    Öncelikli olarak 36 sunum içinde Uludağ // Pardus tanıtımı IBM’cilerin deyimi ile “IBM’ciler dışında” 110 katılımcıyı cezbetti ve günün en ilgi çeken sunumu oldu. Daha da önemlisi tanıtım sonrasında soru-yanıt kısmında IBM’den Serkan Şahin’in

    Teknik olarak bir katkımız olamıyor, ama pazarlama ve diğer açılardan Pardus’u tümüyle destekliyoruz. Bu tip bir çalışmanın Türkiye’de yapılıyor olmasından gurur duyuyoruz ve geliştiricilerini alkışlıyoruz (alkışlar.) Özellikle ÇOMAR ve PİSİ gibi özgün ve önemli projelerin varlığı Pardus’u daha da değerli kılıyor. IBM olarak Pardus’un yaygınlaşması için çalışmaya devam edeceğiz.

    demesi beni mest etti.

    Kurulan CD ve sonrası için sırtımızdaki yük gittikçe ağırlaşıyor, ama bundan olsa olsa keyif alıyoruz. İnancımız tam, aşkla geliyoruz, bir kez daha.

  • Bak Microsoft Ne Diyor?

    Birkaç gündür Antalya’da TBD‘nin düzenlediği Bilgi İşlem Merkezi Yöneticileri toplantısındayım. Başta Uludağ // Pardus olmak üzere e-imza, e-devlet kapısı, şu bu konulardan konuşuyoruz çeşitli kişilerle. Bu arada bir açık oturuma katıldım, bir de özgür yazılımı tanıtan konuşma yaptım. Benim aklımda kalan Microsoft Türkiye yetkilisinin bir sorum üzerine verdiği şu yanıt oldu:

    Biz açık yazılıma karşı değiliz, hatta kimi durumlarda açık yazılım yönteminin iyi ve yararlı olduğunu da düşünüyoruz. Bu aşıdan bakınca Apache’nin başarılı ve yararlı bir proje olduğunu söyleyebilirim.

    Enteresan değil mi? Microsoft masaüstünde çok seyrek kullanıldığını öne sürdüğü Linux’un açık geliştirme sistematiğine karşı çıkıyor, ama “ticari ürün” olarak IIS’in yer aldığı arenada önder durumdaki Apache’nin açık geliştirme sistematiğini kabul ediyor.

    Neymiş yani? Pardus masaüstünde yaygın işletim sistemi haline geldiğinde Microsoft Linux için de “başarılı ve yararlı bir proje” diyecekmiş. O zaman ha gayret, çalışmaya devam.

    Dünya hakimiyeti pek yakında!

  • “Geleceğin Karanlık Yüzü”

    Herhalde web günlüğümü izleyenler ters-ütopyalara (ya da distopia diyelim leylekten başka kuş tanımayanlara) olan ilgimi biliyorlardır artık. İki gün önce başlayan İstanbul Film Festivali oldukça hoş beş sürprizle geldi. Ne yazık ki bir süredir yoğunluktan kafamı kaşıyamadığımdan zamanında pozisyon alamadım, ve yalnızca iki sürprizi kafesleyebildim.

    24. İstanbul Film Festivali’nde Geleceğin Karanlık Yüzü bölümünde beş tane ters-ütopya filmi yer alıyor:

      • Brazil (Yönetmen: Terry Gilliam, 1985, İngiltere) GİLLİAM’IN BÜTÜN ESERLERİNİN MERKEZİ OLAN BU KÜLT KLASİĞİ, ORWELL’İN DİSTOPYASI “1984”ÜN TERRY GİLLİAM VERSİYONU OLARAK YORUMLANABİLEN, endüstrileşme, terörizm, modernliğin çöküşü, devlet kontrolü, bürokrasi, aşk ve hatta çağdaş sinemacılık üzerine bir bilim-kurgu hicvi, bir kara komedi ve fantezidir. Festival’de, 2005 Berlin Film Festivali’nden sonra ilk kez yenilenmiş kopyasıyla perdeye yansıyacak olan, şaşırtıcı derecede yaratıcı, çarpıcı ve yoğun görselliğiyle Brazil, Bilgi Bakanlığı’nda çalışan memur Sam Lowry’yi gözler. Sam, kağıt işlerinden bunalınca, kendini bir kahraman olarak düşlediği hayallere dalar. Hayalleriyle gerçek gitgide birbirine girer, düşleri gerçeğe dönüşür, ama hayatı da parçalanmaya başlar.

     

      • Haftasonu (Yönetmen: Jean-Luc Godard, 1967, İtalya-Fransa) KAPİTALİST TÜKETİCİ TOPLUMUN SONUNA GODARD’IN KARANLIK VE KOMİK BAKIŞI OLAN HAFTASONU, AYNI ZAMANDA 60’LI YILLARIN SONUNUN KARMAŞASINI DA YANSITIR. Godard’ın ilk dönem filmlerinin en yücesi ve sonuncusu olan bu film, haftasonu tatili için şehirden otomobilleriyle çıkmaya çalışan son derece itici burjuva bir karı-kocanın başından geçenleri anlatır. Birbirlerini öldürmeyi bile düşünen bu çift, önce cehennemden çıkma bir trafik sıkışıklığına takılır, ardından da devrimciler, yamyamlar, tarihi kişiler ve cinayetle dolu bir iç savaşın ortasında kalır.

     

      • Kutlama (Yönetmen: Derek Jarman, 1978, İngiltere) YIL 1578. KRALİÇE I. ELİZABETH, KENDİSİNE “ZAMANIN GÖLGESİ”Nİ AÇIKLAMAK ÜZERE, FALCISI TARAFINDAN YÜZYILLAR SONRASINA, 1970’LERİN PUNK LONDRA’SINA TAŞINIR. Bir ateş delisi, bir punk yıldızı, bir nemfoman, taraflı bir tarihçi gibilerinden oluşan, amacından sapmış bir kadın kolektifini gözlemleyen Majesteleri, bu “hanımefendiler” ile dostlarının külhanbeyce talihsiz maceralara (bir kafeyi darmadağın etmek, bir punk deneme sınavı, kanlı bir katliam) atılmalarına tanık olur.

     

      • THX 1138 (Yönetmen: George Lucas, 1971, ABD) MİNİMAL TARZI, BASİT OLMASINA RAĞMEN YARATICI KONUSU VE GELECEĞE DOĞRU TÜYLER ÜRPERTİCİ BAKIŞIYLA TÜM ZAMANLARIN EN ÇOK BEĞENİLEN BİLİM-KURGU KLASİKLERİNDEN OLAN THX1138, George Lucas’ın öğrencilik döneminin kısa filmlerinden birinin genişletilmesiyle ortaya çıkan, yönetmenin uzun metrajlı ilk filmi. Yönetmenin kurgusu ve yenilenmiş kopyasıyla THX1138, izleyicileri, 25. yüzyılda, vatandaşlarını uyuşturucu ilaçlarla kontrol altında tutan, totaliter bir devlete götürüyor. THX1138, bir fabrika işçisinin “adı”. Ev arkadaşı LUH3417, ikisine ait ilaçları değiştirince, yeniden insan duygularına kavuşurlar ve hayatları tamamen değişir. Ancak devlet bu durumdan hiç hoşnut değildir.

     

    • Bıçak Sırtı (Yönetmen: Ridley Scott, 1982, ABD)KÜLT FİLM KAVRAMINI BELİRLEYEN, 20. YÜZYIL BİLİM-KURGU EDEBİYATININ İDEALLERİNE SADIK KALABİLEN VE BU EDEBİYATI VE SİNEMASINI DERİNDEN ETKİLEYEN ENDER FİLMLERDENDİR Bıçak Sırtı. 2019, Los Angeles. Replikant adı verilen, kendilerini yaratan genetik mühendisleri kadar zeki, onlardan daha atik ve kuvvetli, ileri teknoloji ürünü robotlar isyan etmiş ve dünyada bulunmalarının yasadışı olduğuna karar verilmiştir. Replikantları “emekli” etmek üzere, Blade Runner adı verilen özel bir polis gücü kurulmuştur. Bazı replikantlar, dünyaya ulaşmış ve eski Blade Runner Dick Deckard (Harrison Ford), onların peşine düşmüştür.

    Brazil ile THX 1138, 2004’de yeniden elden geçirilmiş kurguları ile geliyorlar perdeye. THX 1138 Geroge Lucas’ın ilk uzun metrajlı filmi olması açısından önemli. BıçakSırtı ise The Guardian gazetesinin büyük araştırmasında Tüm Zamanların En İyi Bilim Kurgu Filmi seçilmişti.

    Meraklısına tüm bölümü tavsiye ediyorum. Ben yalnızca THX 1138 ile Bıçak Sırtı‘na programımı ayarlayabildim. Biraz geç kaldığım için de en ön sıralarda yer bulabildim ancak. Haydi hayırlısı.

    Not:  2046 ve Resim Gibi için biletler almış. Ankara seferlerim engel olmazsa bu festivali dört filmle geçireceğim.

  • Kamu SM için Başvuru

    Yönetmelik‘in yayınlanması ardından hızlandırdığımız çalışmalar sonucunda 31 Mart 2005 tarihinde Telekomünikasyon Kurumu‘na bildirim ve belgelerimizi ilettik ve 1 Haziran 2005’te Kamu SM adı altında bir Elektronik Sertifika Hizmet Sağlayıcı olarak faaliyete başlamak üzere geriye saymaya başladık.

    Hemen herşeyimiz hazır durumda, ufak tefek yapılması gerekenler için de iki ayımız var. Amacımız TÜBİTAK ve UEKAE adlarında yakışır bir şekilde, kullanıcı memnuniyetini hedeflemiş, kesintisiz ve hızlı hizmet veren bir kurum oluşturmak.

    Başvuru dosyamızı hazırlanmasında başrolü oynayan Mustafa, Ferda ve Dilek başta olmak üzere tüm emeği geçenlerin eline sağlık! Az bekleyin, aşkla geliyoruz.

  • WordPress’im Artık Türkçe

    Bu işe ben girişmiştim aylar önce, bir miktar da mesafe katetmiştim. Ama sonra işler durdu, ilerlemez oldu, ümidim tükendi. Neyse ki Uludağ projesi için Pardil isimli uygulamayı da geliştiren Bahadır Kandemir boş durmadı; WordPress’i Türkçe’ye kazandırdı. Artık web günlüğüm Türkçe! Ayrıca Türkçe demişken, Bugzilla‘mıza Türkçe konuşma yeteneği kazandıran Barış Özyurt‘u da anmadan geçmek olmaz.

    Ayrıntılara buradan erişebilirsiniz.

    Ellerine sağlık Bahadır, hiç içime sinmiyordu İngilizce İngilizce.

    Yaşasın özgür yazılım, herkesin yazılımına, verisine, teknolojisine sahip olabilme özgürlüğü! O olmasa bekler dururduk birilerinin keyfi olsun da Türkçe dil paketi çıksın diye.

  • Donald C. Gause & Gerald M. Weinberg: “Exploring Requirements”

    Uzun zaman önce okumaya başladığım ve uzuuuuun sürede okuduğum bir kitap: Exploring Requirements / Quality Before Design. Gerçi bizim projelerde gerekler ya ürün geliştirilirken yazılıyor, ya da -daha kötüsü- geliştirildikten sonra; ama işin aslında nasıl yapılması gerektiğini bilmek yerinde bir hareket. Tavsiye ediyorum.

    Exploring Requirements

    Kitabın giriş bölümünde Dwight Eisenhower’in “Plan hiçbir şeydir, planlamak her şey.” sözünden hareketle üç cümle türetmişler: “Ürün hiçbir şeydir, süreç her şey.” ya da “Buluş hiçbir şeydir, bulmak (ya da aramak) her şey.” ve son olarak “Belge hiçbir şeydir, belgelemek her şey.”

    Gause ile Weinberg tüm projenin kabine gerekler araştırmasını ve gerekler geliştirmesini koymuşlar. Doğru tamamlanmış bir gerekler çalışmasının projenin başarısını garanti altına alacağını söylüyorlar. Doğru bir gerekler geliştirmesi için yol ve yordamları da akıcı ve sade bir dille, harika çizimler ve örneklerle açıklamışlar.

    Kitabın bölümlerini sıralayayım:

    • Negotiating a Common Understanding
      1. Methodologies aren’t Enough
      2. Ambiguity in Stating Requirements
      3. Sources of Ambiguity
      4. The Tried but Untrue Use of Direct Questions
    • Ways to Get Started
      1. Starting Points
      2. Context-Free Questions
      3. Getting the Right People Involved
      4. Making Meetings Work for Everybody
      5. Reducing Ambiguity from Start to Finish
    • Exploring the Possibilities
      1. Idea-Generation Meetings
      2. Right-Brain Methods
      3. The Project’s Name
      4. Facilitating in the Face of Conflict
    • Clarifying Expectations
      1. Functions
      2. Attributes
      3. Constraints
      4. Preferences
      5. Expectations
    • Greatly Improving the Odds of Success
      1. Ambiguity Metrics
      2. Technical Reviews
      3. Measuring Satisfaction
      4. Test Cases
      5. Studying Existing Products
      6. Making Agreements
      7. Ending

    Günün birinde baştan sona bir projenin sorumluluğunu alırsam bu yöntemleri, en azından aklımda kaldıkları şekliyle uygulamak isterim. Ama “biz ne yapılacağını biliyoruz zaten” ya da “biz bize benzeriz” yaklaşımları ile pek uyuşmuyor kitaplarda yazılanlar. Gereklerin gerektiği gibi araştırılması ve geliştirilmesi gereğine takım olarak inanç birinci şart.

    Neyse; edinin, okuyun, pişman olmayacaksınız.