• ayfonum, kandilim, felan…

    Cep telefonu ve avuçiçi (PDA) konusunda epey dertliyim, takip edebildiğiniz gibi. Palm ile 6 yıldan sonra, yaklaşık bir buçuk yıl önce avuçiçisiz bir hayatı seçmiş ve bir yıldır da yalnızca Nokia E60 akıllı(ca) cep telefonu kullanır hale gelmiştim. Geçen gün ofiste yerleştirme sırasında eski Palm beşiğimi bulup iki önceki Palm’ımı yeniden hayata döndürmek, en azından içerisinde ne var-ne yok bakmak sevdasına kapıldım kısa bir süre. Neyse ki veri fetişimi irade yoluyla tedavi etmeye çalışıyorum, ve bu kez de başarılı oldum. Tabi Palm’ın eskisi gibi öyle tek bir eşleme sonrasında doğru düzgün çalışmaması ve benim de Palm yetkinliğimden epey kaybetmiş olmamın da bu zaferde payı var. Diyorum ki, hazır sene sonu gelirken bu durumumu gözden geçirip 2008 için planlarımı yapmakta yarar var 😉

    E60 çoğunlukla işimi görüyor. Zaten yaptıklarım telefonla konuşmak, mesaj alıp vermek, ofisten/evden uzakta ve bilgisayarsızsam e-postalarımı kontrol etmek, sınırlı web gezintileri… gibi fazla iddialı olmayan işler. Bununla birlikte arada sırada (ve kimi zaman sık sık) ahımı alıyor E60. Yetersiz kalıyor, misal, kısıtlı kurabiye ve JavaScript desteği kimi web sitelerine girmemi engelliyor. Flash oynatıcısının özel olması nedeniyle epeyce bir sitede, mesela YouTube’da, işe yaramıyor. Kimi zaman e-postaları alırken kafayı yiyip telefonu kapatıyor. Zaman zaman telefon tümüyle kilitleniyor, pilini çıkarıp bir süre beklemeden kendine gelemiyor… E60’ın ekranı bir cep telefonu için hayli başarılı, ama avuçiçi işlevleri için ne yazık ki fazlasıyla küçük, PDF doküman okumak tam bir işkence, bırakın ofis dokümanı düzeltmeyi… S60 fena olmayan bir işletim sistemi olsa da gerçek anlamda yoğun iş kullanımına dayanamıyor, bu açık. Netice: Ne kadar tümleşik cihazlara karşı da olsam yalnız bir akıllı(ca) cep telefonu ile hayatı idame ettirmek mümkün değil! Bir yılını doldurdu, ama E60’ın çoktan idam fermanı imzalandı 😉


    Bu yılın başında Apple’in iPhone’u duyurmasını büyük bir heyecanla takip edip “işte istediğim cihaz bu!” deme noktasına gelmiştim. Gerçi Hazret-i Jobs’un süper-düper kapalılık kriterleri nedeniyle iPhone özellikle özgür yazılım camiasında sıkı bir dayak yedi, ama ben hala işlevi açısından uygun bir seçenek olduğunu düşünüyorum. Sevgili Görkem’in getirdiği ve sonrasında sevgili Gökmen’in olan iPhone’u elime aldıktan sonra da bu kararım değişmiş durumda değil, hatta perçinlendi bile diyebilirim. Ayrıca az-buçuk teknoloji bilgimle iPhone’u kodesten kurtarma (jailbreak) ve kilidini kırma (unlock) işlerini rahatlıkla yapabileceğimi sanıyorum. Palm’ım ile ne flash’lar yazıp çizmiştik zamanında. Ah mazi… iPhone’un “gerçek” bir işletim sistemi ile geliyor olması en önemli özelliklerinden birisi. E60 ile yaşadığım “adım Hıdır, elimden gelen budur” (tüm Hıdır’ları tenzih ederim 🙂 semptomlarından kurtulacağımı umuyorum. Ama asıl cazip yanı tasarımının güzelliği, hem kullanışlılık yönünden, hem de fiziksel bir edevat olarak duruşu ile. Kullanışlılıkçıların “sevdiğimiz alet edevatı daha iyi kullanırız” söyleminde doğruluk payı mevcut, gerçekten de cihaz kendini sevdirmeli. Apple tasarımlarının bu avantajı önemli! Tek dezavantajı henüz Türkiye’ye gelmemiş olması. ABD’den almak gerekiyor, sonra da TK ile cebelleşmek. Fazla alengiratlı, yasal açıdan gri işlere karşı olduğumdan uygun bir ABD seyahati bekleyeceğiz herhalde. TR’ye geldiğinde makul bir fiyattan satılmayacağından eminim, ve o fiyatı ödemeye de hiç niyetim yok!

    Bu arada ilginç yeni cihazlar da çıktı piyasaya: Nokia N810, amazon kindle başta olmak üzere… Bunların temel özelliği, kameralı, cep telefonlu, MP3 çalarlı, WiFi bağlanan avuçiçi bilgisayarı, … iPhone gibi herşeyi yapmaya çalışmamaları. N810 bir internet tableti, kindle ise bir e-kitap okuma platformu. Gerçi açık doğası gereği N810’un işlevlerini çeşitlendirmek mümkün ve kindle da sınırlı da olsa çevrimiçi hizmetler veriyor. Yani ikisi de genişlemeye müsait ürünler. Ama iPhone kadar değil!

    Nokia N810 (ve ataları 770 ve N800) bir internet tableti. Üzerinde Linux temelli bir işletim sistemi ve Gnome türevi bir masaüstü geliştirme ortamı (maemo) mevcut. Bazı uygulamaları Nokia tarafından geliştiril(t)miş sahipli yazılımlar. Bu nedenle, örneğin, 710 -> 800 geçişinde internet tarayıcı sıkıntıları yaşanmıştı yanılmıyorsam. GSM yeteneği yok, Nokia’nın kasıtlı ve blinçli seçimi gereğince. Ama Skype ile VoIP yapmak ve bir telefonumsu olarak kullanmak mümkün. Ayrıca son modeli N810’da bir de fiziksel klavye var! Bir zamanlar bu cihaza hayran kalmış ve “bir sonraki el cihazım” olarak ilan etmiştim. Ama sevgili Barış’ın 770’i ile biraz oynayınca Palm’ın işlevselliğinden pek uzak bulup sessizce kararımı değiştirmiştim. Hala da N810’u ciddi bir seçenek olarak görmüyorum. Palm günlerim geride kaldı herhalde…

    kindle’a gelince… Bu cihaz kavram olarak pek heyecan verici: E-mürekkep/e-kağıt kullanan bir e-kitap okuyucu. Dolayısı ile kitap okumaya hayli benzer bir kullanıcı deneyimi vaadediyor: Gözü yoran bir arka ışığı yok, yazıtipleri ve büyüklükleri kitap okumayı andıran bir yumuşaklıkla ayarlanabiliyor. Hem de sürekli internet bağlantısı var EVDO şebekesi üzerinden (yani Kuzey Amerika dışında pek bir işe yaramıyor 😦 Bu bağlantı ile e-kitapları indirmek yanında okunan kitaptaki sözcükler için Wikipedia/Wiktionary aramaları yapmak mümkün. Bir de “deneysel” diye adlandırılan gerçek internet tarayıcısı var. E-kitap yanında gazetelere ve bloglara da abone olunabiliyor. Ayrıca dokümanlarınızı kindle formatına çevirip yanınızda taşımanız mümkün. Özellikle sık seyahat eden ve bol okuyanlar için birebir.

    Olumsuzluklara gelince: Bir kere cihaz çok çirkin, sanki 80’lerden hatta 70’lerden fırlamış. Tasarım ekibine bir eksi… Ayrıca çok sık kullanılması beklenmeyen fiziksel klavyesi, dokunmatik ekranı olmaması, sayfa konumlama/çevirme tuşlarının kullanım sıkıntıları da cabası. Tasarım ve kullanışlılık ekibine bir eksi daha! Apple tasarımcıları aynı kavramı nasıl hayata geçirirlerdi merak ediyorum doğrusu.

    İkinci olumsuzluk ise fiyatlandırma politikası: E-kitapları ve hatta gazeteleri anladık diyelim. Bloglar için dahi abonelik ücreti var: Aylık 0.99$. Kendi dokümanlarınızı çevirmek için de EVDO şebekesini kullanıyorsunuz ve buna dahi bir ücret ödemeniz gerekiyor. Hem de PDF gibi en baba e-kitap formatı desteklenmiyor. Yeterince açık değil, üçüncü parti uygulamalar için cazip bir platform oluşturmuyor, hele bir de iPhone’a göre daha kısıtlı bir cihaz olduğunu düşünürsek. Cihaz 400$, e-kitaplar da 10$ civarında. Sonuçta pahalı bir icat. Ben daha çok “kitap kulübü” benzeri bir fiyat politikasını tercih ederdim: Cihaz için ya para vermemek ya da cüzi bir para (100$ mesela) vermek. Buna karşın bir ya da iki yıl boyunca her ay liste fiyatından en az üç e-kitap almak zorunda olmak. Tabii bunun yanında kampanya e-kitapları ile bu sayıyı ikiyle çarpmak. Fizibilite hesabını yapmadım, ama benim verdiğim sayılarla oynayarak kazanan bir iş modeli oluşturmak mümkün. Mevcut hali ile yaygınlaşması zor görünüyor. Ama amazon’un bu oyuna girmesi başlıbaşına bir olay. Zaman içerisinde kazanan stratejiyi bulacaklarını tahmin ediyorum.

    Evet… toplarsak: 2008’de iPhone sahibi olmam pek muhtemel. N810 listemde değil. Daha makul fiyatlı ve GSM/3G bağlantılı bir kindle ilgimi çekebilir…

  • OOXML’e farklı bir yaklaşım

    Microsoft’un meşhur OOXML standardına karşı olduğumuzu açıkladık, malum. Bunun pek çok nedeni var, çeşitli mecralarda ayrıntılandıracağız.

    Ama bugün karşılaştığım bir şey Microsoft’un standartları ile yaşamın, özellikle Pardus ve Linux ve özgür yazılım kullanıcıları için, ne mene birşey olacağı hakkında biraz fikir verdi. Microsoft Türkiye Genel Müdürü sevgili Çağlayan Arkan’ın web günlüğüne bir video yerleştirilmiş. Ama bu videoyu görüntülemek için Microsoft’un Silverlight programını yüklemek gerekiyor. Ben, doğal olarak, Pardus ile uyumlu Silverlight bulamadığım için yükleyip Arkan’ın Bilişim Rüzgarı programında söylediklerini izleyemedim. Video formatını bilmiyorum, ama bir olasılık “açık” bir format dahi olabilir. Gel gör ki kamuya açık edilmiş veriye ulaşmak için dahi sahipli bir yazılıma ihtiyacım var. Onu bırakın bu yazılımı edinmeye kalksam bile yetmiyor, sahipli bir işletim sistemi kullanmam gerekiyor.

    Yarın öbürgün Microsoft’un “açık” OOXML formatındaki dosyaları görmek için de benzer mecburi seçimler yapmak zorunda kalmayalım diye endişe ediyorum. Bu nedenle de OOXML’e karşıyım!

  • for starters: a new … pardus… in … town

    As I mentioned at the start, Pardus is not based on Slackware, Debian, Red Hat, or anything else and in this day and age that’s a real rarity. It’s nice to see someone trying to do something different and not imitate. I think this distro is really one to watch in the future; it’s come so far in two years, where could it be in another two years time? Who knows? I, for one, can’t wait to find out. It’s already a nicely polished Linux distro and I was able to get a fully working desktop up very easily, it’s also a very nice looking OS. So if you want to sample something a little different my advice is give Pardus a spin.

    yazının tümü burada // the article is here

  • remember: a new … pardus… in … town

    Overall, Pardus lives up to the goals and statements made by its developers. It is indeed easy to install and even easier to use. Pardus is an accommodating and customizable desktop system suitable for new and experienced users alike.

    yazının tümü burada // the article is here

  • “The mother of all demos”

    Bundan yaklaşık 39 yıl önce, 9 Aralık 1968’de, Douglas Engelbart, San Francisco Kongre Merkezi’nde Sonbahar Bilgisayar Toplu Konferansı’nda (Fall Joint Computer Conference-FJCC) 90 dakikalık bir sunum yaptı. Doug Engelbart o sırada Stanford Üniversitesi’nin Stanford Araştırma Enstitüsü’nde (Stanford Research Institue-SRI) Çoğaltma Araştırmaları Merkezi (Augmentation Research Center-ARC) kurucu yöneticisi pozisyonunda. ARC’de Doug ile birlikte 17 araştırmacı çalışıyor ve en önemli buluşları devrimsel Çevrimiçi Sistem (oNLine System-NLS), yani bir anlamda dünyanın ilk kişisel bilgisayarı; ilk PC. NLS, Doug’ın 1962’den bu yana üzerinde çalıştığı proje, bir nevi beyin çocuğu. Sunum da NLS’nin ilk halka açılışı… 1000 civarında bilgisayar bilimcisi izliyor sunumu. 90 dakika kadar sürüyor. Pek heyecanlı bir alkış, hatta ayakta alkış ile karşılanıyor. Doug bir kez daha sahneye çıkıp izleyenleri selamlamak durumunda kalıyor, adeta bir bis gibi. Ertesi günlerde gazeteler bu sunumdan bahsediyorlar, koca koca kehanetler eşliğinde…

    http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-8734787622017763097&hl=enSunumda koca bir ekip görev alıyor, bir kısmı Kongre Merkezi’nde, bir kısmı Menlo Park’ta SRI’da. Arada tek yönlü video, çift yönlü ses ve veri bağlantısı mevcut. Bunlar şimdi bize pek olağanmış gibi geliyor, ama zamanında, 40 yıl önce, hayli ileri teknolojiler gerektiriyor. Veri bağlantısı için iki tane özel imalat yüksek hızlı mikrodalga linki kullanılıyor, yüksek hız da 1200 baud, yani saniyede 1200 karakter kapasiteli. İki kiralık telefon hattı ile ses bağlantısı sağlanıyor. Doug’ın sağ kolu, ARC’nin teknik direktörü Bill English (ki aşağıda görülen ilk farenin mucidi de kendisidir) mikrofonundan Doug’a, Kongre Merkezi’ndeki kameramanlara ve Menlo Park’taki araştırmacılara direktifler gönderip duruyor. NASA’dan ödünç alınmış bir projeksyion cihazı (o zamanlar bunlar da pek nadir, teknolojisi neredeyse ayrı bir yazı konusu) ile 7 metre yüksekliğinde dev bir görüntü önünde konuşuyor Doug; Chuck Tracker isimli bir bilgisayar tasarımcısının deyimi ile “her iki eliyle şimşekle cebelleşiyor”. Sunumun planlamasını yapan ise (daha sonra Whole Earth Catalog ile tüm dünyanın tanıyacağı) Stewart Brand, ki sunumun tekno-mistik havasını sağlayan da o. Sunum, 1994’de Stephen Levy tarafından “tüm sunumların en babası” olarak nitelendiriliyor; yazımızın başlığı da oradan.

    50’lerin sonu, 60’ların başında Stanford’da bilgisayar bilimi üzerinde çalışmalar iki koldan yürüyor: Birkaç yıl içerisinde yapay zekaya ulaşılacağını düşünen ve bu nedenle teknolojik problemlerle fazla ilgilenmemeyi seçen Stanford Yapay Zeka Laboratuvarı (Stanford Artificial Intelligence Laboratory-SAIL) ve minyatürleştirme, zaman-paylaşımlı sistemler gibi daha teknolojik problemlere yoğunlaşan SRI. Engelbart SRI’ya 1957’de katılıyor ve ilk olarak manyetik mantık devreleri üzerinde çalışıyor. Ama on yıla yakın bir süredir aklında başka bir şey var: İnsan zekasını çoğaltacak bir makine. Bu fikrin temeli meşhur Vannevar Bush‘un (hani ilk kez “küresel köy” diyen Vannevar Bush) meşhur “Düşündükçe” makalesine (As We May Think), makalede tarif edilen hafıza genişletici memex‘e dayanıyor. Bu 1945 makalesidir ki hipermetin, kişisel bilgisayar, internet, web, konuşma tanıma, çevrimiçi ansiklopediler gibi pek çok teknolojinin tarifini barındırır. Doug bu makaleyi 1948’de Vietnam’da cephe gerisinde askerliğini yaparken birliğinin kütüphanesinde okuyor ve bağlanıyor. SRI’ya giden yolda aklında hep Memex var… Nihayet 1962’de “İnsan Zekasını Çoğaltmak: Bir Kavramsal Çerçeve” (AUGMENTING HUMAN INTELLECT: A Conceptual Framework) raporunu yayınlıyor. Enteresan bir ayrıntı ister misiniz? Raporu askeriye destekleyip finanse ediyor 🙂 Sonrasında ARC kuruluyor, ilk elemanlar alınmaya başlanıyor, bir bilgisayar ayarlanıyor, olaylar gelişiyor…

    Peki tüm sunumların en babasına bu unvanı kazandıran sırf orkestrasyonunun iyi yapılması, çarpıcı sunum teknikleri kullanılması felan mı? Hayır, asıl numara NLS’de. Bu NLS ve üzerinde çalışan sistemdir ki hipermetin bağlantılar, nesne adresleme ve dinamik dosya bağlama, fare (evet, bildiğimiz fare, ilki sol tarafta Doug’ın elinde görünüyor), ızgara taramalı ve bit haritalanmış video ekranlar, enformasyon görselleştirme, pencere sistemi (hani şu Windows), sunum programları, çevrimiçi grup çalışması, … pek çok dünya-dışı denebilecek yeni teknolojiyi barındırır. Bu NLS’dir ki Doug Engelbart’a iki eliyle şimşekle cebelleşme gücü ve yeteneği verir. Bu NLS’dir ki aradan neredeyse 40 yıl geçmişken benim bu yazıyı yazarken, sizin okurken kullandığımız bilgisayar-insan etkileşimi paradigmasını tanımlamıştır. Bu NLS’dir ki böylesine müthiş bir ekibi etrafında toplamış ve dünyayı değiştirmelerine vesile olmuştur. Bir anekdot daha: NLS, 29 Ekim 1969’da “İnternet”e bağlanan ilk iki makineden birisi olmuştur. Ooo yüce NLS!!!

    NLS ile ilgili bir ilginç nokta daha: Doug’ın en baba sunumda kullandığı halinde sağ elin kullandığı fare yanında, sol elle kullanılan bir de “akor klavyesi” (chord key) mevcut. Beş tuşlu bir piyanoyu andıran bu alet ile 31 farklı tuş kombinasyonu tanımlamak mümkün. Dolayısı ile bildik yazı yazma için kullanılabileceği (ki böyle kullanarak dakikada 50’nin üzerinde kelime yazan programcılar varmış) gibi, kontrol tuşlarını tanımlayarak arkaik bir Optimus Maximus olarak düşünmek de mümkün. Ne yazık ki akor klavyesi kardeşi fare kadar başarılı olamadı ve tarihin derinlikleri dışında bir yerde bulunmuyor artık.

    Bir başka önemli vurgu: NLS, aynı zamanda bilgisayar-insan etkileşimi denen alanın da miladını oluşturuyor. Daha önce kartlarla, kağıt bantlarla ve basılı çıktılarla yapılan iş artık gerçek zamanda ve etkileşimli bir şekilde yapılmaya başlayınca pek çok önemli soru yanıt aramaya başlıyor: İnsan bilgiyi nasıl girecek, bilgisayar çıktıyı nasıl verecek? Bu işi daha hızlı, daha etkin kılmanın yolları var mı? Fare, akor klavyesi bu sorulara yanıtlar. Ekranda bilgilerin görüntülenmesi, hiyerarşik görüntüleme, hipermetin, dinamik dosya bağlantıları, … da aynı sorulara verilen kimi yanıtları daha alt düzeyde gerçeklemenin yolları. Hazin nokta, aradan 40 yıl geçmesine karşın, hala aynı noktada durmamız: Pencere, fare, klavye… Merhum Jeff Raskin (ki Macintosh’un -Hz. Jobs’a rağmen- babası olur kendisi) Mac’in 30. yılında (yanılmıyorsam) “yahu bu paradigma on yıl sonra kaybolur diye beklerdim, 30 yıl dayandı, daha da dayanıyor” diye hayıflanmıştı. Raskin’in alternatif olabilecek “İnsani Ortam”ı (The Humane Environment-THE) da ölümü ile sahipsiz kaldı, maalesef.

    Peki, ben bunlara nereden taktım kafayı? Halen okumakta olduğum John Markoff’un “Uyuyan Fare Ne Demiş: 60’ların Karşı-Kültürü Kişisel Bilgisayar Endüstrisini Nasıl Etkiledi” (What the Dormouse Said: How the Sixties Counterculture Shaped the Personal Computer Industry) kitabı aldı götürdü beni buralara. Kitap zaten Doug ile bir akşam yemeği sohbetinde şekillenmiş, sayfalarında da çoğu Doug’ı izliyor. Ama SRI ve özellikle ARC’de çalışanların nasıl karşı-kültür insanları olduğunu vurguluyor genelde. İlk LSD deneyleri (çiçek çocuklardan, Berkeley’deki be-in partilerinden on yıl önce!), pervasızca marihuana içen bilgisayar bilimciler, çıplaklar plajları ve kamplarına takılan, hatta işleten mühendisler, savaş karşıtları… Beat neslinin ikonları; Ken Kesey, Joan Baez, Grateful Dead… Doğu yakasının ve hatta SAIL’in uslu çocukları, deyim yerindeyse, nal toplarken, SRI’daki uyumsuzlar fersah fersah inovasyon yapıyorlar… Hem de finansmanı askeri kurumlardan alark 😛

    Sunumu izleyin, kitabı okuyun… Kurulu düzenin neden inovasyon yapamadığını ve yapamayacağını görün! Seneye buralarda olursak belki de bir “En Baba Sunum – 40. Yıl Özel” partisi düzenleriz 9 Aralık’ta…

  • Join the FSF

    Sıkıntımız özgürlük, özgürlüklerimizi koruyabilmek…

    Yazılım dünyasında özgürlüklerinizi koruyabilmek için Özgür Yazılım Vakfı‘na üye olun. Hayli cüzi bir aylık ödeme ile özgür yazılımı destekleyin! Zaten üye misiniz; FSF’e bağışta bulunun ya da bir arkadaşınıza üyelik hediye edin!

    FSF’in yılsonu çağrısına kulak verin, 500 yeni üye için bir adım da siz atın!

    Özgürlük için…

  • NO to OOXML

    Sevgili Ali Işıngör, Özgürlük İçin sitesinde sevgili Eren Türkay tarafından çevirisi yapılıp yayınlanan bir çağrı ile ilgili bir kampanya başlattı; Microsoft’un Office Open XML standardının ISO tarafından onaylanması konusunda TSE’nin duruşu hakkında. Önce bir tebrik ve teşekkür yollayalım…

    Sonra da bir-iki ufak düzeltme, değinme ve yorum ekleyelim:

    11 Aralık *CUMA* değil, Salı. Bi yerde bi yanlışlık var sanırsam 😉 Vurgulamak için: BRM toplantısı 25-29 Şubat 2008’de Cenevre’de düzenlenecek. 11 Aralık 2007 günü bu BRM toplantısına fiziksel olarak katılacak ulusal temsilcilerin kaydolması için son tarih, ama ulusal standart kuruluşlarının oylarını değiştirip değiştirilmeyeceği Şubat sonuna kadar karar verilecek bir konu…

    Bir de olaya “kazanmak”-“kaybetmek”, “biz”-“onlar” şeklinde bakmamakta yarar var. Gerek birlikte çalışabilirlik gerekse ODF-OOXML konuları kullanıcının dolayısı ile toplumun yararı düşünülerek irdelenen ve karara varılan konular. Düz “Microsoft istiyorsa toplumun yararına değildir” mantığı her zaman işlemiyor. Ama yine de ilginç haberler düşebiliyor ajanslara, insanın kafasını karıştırıp “her zaman düşünülen tolumun yararı mı acaba?” dedirten.

    Bu arada, oylama sonuçları ile ilgili belgeler artık kamuya açık olmadığından (?, emin değilim, ben ulaşamadım) Türkiye’nin oyunun OOXML lehine olduğunu belirteyim ve TSE’nin zamanında edindiğim taslak yorumlarını bilginize ben sunayım. Hem DPT, hem TSE ve hem de ISO’nun dokümanlarını Microsoft Doc formatında paylaşıyor olması da hayli manidar 😛

    Son olarak da TSE’nin neden OOXML’e “hayır” demesi gerektiğine dair bir Linux Vakfı dokümanına işaret edeyim. Bu belge Türkçe’ye çevrilip TSE’nin standartlarla ilgili adresine ve DPT’nin Bilgi Toplumu Dairesi’ne iletilse pek güzel olur. Sonuçta Cenevre’deki toplantıya kim katılırsa katılsın, TSE’nin oyu burada ve önümüzdeki 2,5 ay içerisinde belirlenecek…

    Sevgili Ali’ye başlattığı girişim için bir kez daha teşekkür edeyim, ve Özgürlük İçin camiasını “görev”e çağırayım!

    Not: Öncelikle çağrının çevirisini yapan sevgili Eren Türkay’dan özür dileyeyim, sonralıkla da sevgili Ali’nin çağrıyı bir kampanyaya dönüştüren kişi olduğunu vurgulayayım…

  • Kim hatalı değil ki?

    Sevgili Emre Sokullu, günlüğündeki son girdide Pardus ile ilgili bir sorgulama/özeleştiri yapmış. Arada bir geri dönüp bakmak yararlı oluyor, özellikle belli bir yaşı aşınca. Pardus (o zamanki adıyla Uludağ) projesinin bir projelendirme / fizibilite / rapor hazırlama çalışması olmaktan çıkıp bir Linux dağıtımı geliştirme projesine dönüşmesi bundan hemen hemen dört yıl önce gerçekleşti. Sevgili Alp Öztarhan ile, sevgili Görkem Çetin’den aldığımız iki ismin, sevgili Barış Metin’in ve sevgili Serdar Köylü’nün peşine düşmemizle. Barış ile TÜBİDER‘in Mecidiyeköy’deki yerinde buluşup konuştuk, Serdar ile inet-tr 2003 sonrasında Nişantaşı’nda bir kafede. Toplantı notları, şunları bunları Palm dosyalarımda, şurada-burada bilgi kırpıntıları halinde vardır. Ah mazi…

    Neyse, nostalji değildi amacımız. Pardus projesi bir Linux dağıtımı geliştirmeyi düşünmeye başlayalı dört yıl, bunu nasıl yapacağına karar verip harekete geçeli üç yıl oldu. Arada üç ana (Çalışan CD, Pardus 1.0 ve Pardus 2007) ve dört de ara (Çalışan CD 1.1, Pardus 2007.1, 2007.2 ve 2007.3) sürüm çıkardık. Dört kişilik bir ekipten neredeyse yirmi kişilik koca bir takıma ve 50’ye yakın geliştiriciye ulaştık. Onbinlerce kullanıcımız var. 2007 yılı içerisinde bilgisayar dergileri ile bir milyona yakın CD ve CD görüntüsü dağıtıldı. Yüzlerce, binlerce kullanıcılı kurumsal sistemlerin seçimi Pardus yönünde oldu…

    Arada bir “neler yaptık ve neler yapamadık” tipi muhasebe çalışmaları yapmak iyi oluyor, dediğim gibi. Emre’nin yazdıklarından hareketle bir katkı daha yapayım bu diziye:

    Dağıtım yapmak zor iş!

    Distrowatch sitesi tarafından takip edilen 364 adet Linux (ve BSD) dağıtımı var. Pardus bunlardan sadece biri! Bu dağıtımlar arasında yüzlerce geliştirici çalıştıran RedHat, Novell gibi milyar dolarlık şirketler, ilk uzay turistinin finanse ettiği Ubuntu ve kardeşleri gibi dağıtımlar ve binlerce gönüllü geliştiricisi olan Debian gibi camia projeleri olduğu gibi, tek bir kişi tarafından boş zamanlarda geliştirilmiş oyuncak projeler de mevcut. Türkiye kaynaklı dağıtımlara bakınca bile beş dağıtım görüyoruz. …ki bu siteye girmemiş, ama şurada-burada adı geçmiş beş diğer dağıtım projesini de ben sayabilirim. Sonuçta dağıtım yapmak o kadar da meşakkatli bir iş değil. Neden bizim bu kadar zamanımızı (proje başlangıcından ilk ürüne 16 ay, teknik starttan ilk kurulabilir ürüne 14 ay, …) ve bu kadar paramızı (proje başlangıcından bu yana yaklaşık 2 milyon YTL) aldı bu iş?

    Yanıt çok basit: “Nasıl bir dağıtım hedeflediğinize bağlı olarak dağıtım yapmak pek kolay da olabilir, hayli zor da!” Biz zor yolu baştan seçtik: Yaygın kullanım, sürdürülebilir organizasyon ve teknolojik inovasyon gibi üç zorlu amacı ilk günden vazettik. Herkesin gittiği yoldan gitmeyip Linux’un kullanışlılık alanındaki kimi sorunlarına çözüm getirmeye, bu çözümleri de yalnızca kullanıcı arayüzü düzeyinde değil, teknolojik altyapı ve çerçeve boyutunda sağlamaya; tüm bunları yaparken de “biz yapmadık, olmaz!” (NIH) sendromuna kapılmamaya niyetlendik. Linux dağıtımlarının Türkçe alfabesi ile ilgili sorunlarını (bu sırada pek çok UTF-8 sorununu da) gidermeyi, kodun kaynağında (upstream) gidertmeyi istedik. Kullanışlı ve sevimli, buna karşın özgün bir görsel kimlik ve grafik dil peşinde koştuk. Zamanı geldiğinde kurumsal kullanıcılara destek verebilecek bir yapı, bu desteğin ve katma değerli ürün ve hizmetlerin çoğunu üretecek bir ekosistem oluşsun bu dağıtım etrafında istedik. Evet, çok olduk… Çok olunca da işimiz çok oldu.

    Proje içerisinde verimsizlikler olmadı mı? Oldu! 16 ay yerine 10 ay olamaz mıydı, olabilirdi. 14 ay yerine 10 ay olamaz mıydı? O da olurdu! Yani Pardus 1.0 Aralık 2005 sonunda değil, bundan üç sene önce kestirdiğim takvime göre 2005 Şubat’ında çıkardı. Pardus 1.1’e geçiş de daha hızlı olurdu, 2005 sonunda bir Pardus 2006 çıkarırdık; şimdiki 2007 kıvamında. Çeşitli nedenlerle yaklaşık bir sene kaybettik, isteyen bunun parasal değerini de hesaplasın. Ama ilk taşı atmadan önce de BT projeleri ortalamasını anımsasın: Projelerin tamamlanma oranı 1/3, takvim kayması %110, bütçe kayması %90 ve özellik gerçeklemesi %35. Bu hali ile Pardus “başarılı” bir yazılım projesidir, endüstri standardının üzerindedir.

    Devletçi mi? Piyasacı mı? Devletçi mi? Piyasacı mı? …

    İşletim sistemi geliştirmek, özellikle x86 temelli jenerik donanımlar için genel kullanıma dönük işletim sistemi geliştirmek, karlı bir iş değil. Dünyada bu işten kar eden bir tek şirket vardı, sanırım MacOS’un büyük başarısı ile bu sayı iki oldu. Ama işletim sistemi geliştirme iş kolundan (business line) kar eden bir Linux şirketi bilmiyorum ben. Dolayısı ile Linux dağıtımı geliştirme işi bir masraf kapısı (cost center). Linux şirketleri, iş modellerine ve iş planlarına bağlı olarak farklı kar kapıları (profit center) oluşturuyorlar, çoğu destek ve hizmet temelli. Bu hali ile Pardus gibi iddialı hedefleri olan bir Linux dağıtımının kar edecek şekilde geliştirilebileceğini beklemek bana biraz hayalperestlik gibi geliyor. Evet, zamanında kendi ürettikleri Linux dağıtımları üzerine gelir modeli oluşturan Linux şirketlerimiz oldu, sanırım para da kazandılar. Ama bu şirketlerin şu anda ve/veya bu faaliyet modelleri ile varlıklarını sürdürmüyor olmaları dahi bu işin ticari açıdan zorluğunun kanıtıdır, kanımca…

    Sonuç: Masraf kapısı olan bir işe şirket sahibi soğuk bakar, yatırımcı (en azından bu coğrafyada yerleşik, ya da yolu hasbelkader bu coğrafyaya düşmüş yatırımcı) girmez, kendini milyoner (ya da daha iyisi milyarder) yapmayacak projeye girişimci atlamaz. Sıfıra sıfır, elde var sıfır! Ekonomik jargon ile bu işten bir özel yarar (private good) yaratmak pek mümkün olmaz.

    Buna karşın pek de cazip bir kamu yararı (public good) vardır: Sahipli işletim sistemleri ve uygulama yazılımları için harcanan kamu parasını tasarruf etmek. Yalnızca kamu kurumları açısından baksanız dahi, yüzmilyonlarca dolara ulaşabilecek bir masraf kapısı yerine; birkaç milyon, hadi bilemedin on küsur milyon dolarlık bir yatırım ile oluşturulabilecek bir alternatif çözüm. İşlevsellikten taviz vermeden pek çok alanda (güvenlik, güvenilirlik, esneklik, inovasyon, …) elde edilebilecek yararlar. Kamu kurumları kapsamını genişletip vatandaş ve özel sektörü de dahil etsek bile ortaya çıkan yararın önemli bir kısmı kamu yararıdır. Dolayısı ile konuya kamu yararı gözeten bir organın ilgi duyması kadar doğal bir durum olamaz. O organın adı da, maalesef, “devlet”tir!

    Pardus’un TÜBİTAK bünyesinde geliştiriliyor olması, kanımca, çok yerinde ve doğru bir karar. TÜBİTAK’ın misyonuna son derece uygun bir görev. Kamu yararının doğru eller tarafından yaratılıyor olması kadar “insanın kendine yakışanı giymesi” durumu… Memlekette bir Silikon Vadisi olsa, her köşeden “ilginç projeniz var mı?” diye fırlayan girişim sermayedarları (VC) fırlasa, üniversite öğrencileri üçüncü sınıfa gelmeden iki şirket kurup batırıyor olsalar… farklı düşünebilirdim. Ama, maalesef, “burası Türkiye”… burada bir Linux dağıtımı geliştirme işini, masraf kapısını üstlenecek yer belli, “devlet baba”!

    Ekosistemi Bekledim de Gelmedi…

    Ekosistem “kurmak” zor iş. Zaten adı üzerinde, ekosistem; kurulmaz, oluşur. Bırakın bir ekosistemi, basit bir camia kurmak / oluşturmak bile zor iş. Camia kendi bildiğini okuyor, kendi ajandasını oluşturuyor; siz onu bi’yerlere sürüklemeye çalışırken o bambaşka bir yol ve şekil alıyor. Karmaşık sistemler bunlar, yönetil(e)miyorlar.

    Ne yaptık biz ekosistem kurmak için? Pardus 1.0’ın çıkması ile elde demir asa, ayakta demir çarık yollara düştük. O zamanlar basın ve halkla ilişkiler firmamız Marjinal bir yanda, UEKAE iş geliştirme birimimizden sevgili Berkan öte yanda; ben diyeyim 50, siz diyin 100 toplantı yaptık 2-3 aylık bir zaman aralığında. Donanım üreticileri, satıcıları; yazılım üreticileri, satıcıları; üniversiteler; sivil toplum örgütleri… Bakın basın ve yayın organlarını, sayısız röportajı, basın bültenlerini… saymıyorum. Koca koca plazalardan, Mecidiyeköy’ün ara sokaklarına, Tokat’ın Gıj Gıj tepesine… Tek bir şey söylüyorduk: “Biz böyle bir şey yaptık. Siz, işleriniz içinde, bu şeyi kullanabilir misiniz? Kullanırsanız nasıl kullanırsınız? Böyle kullanmak için bizden ne beklersiniz?” Her türlü talebe yanıt verebilecek esneklikte olduğumuzu, bizim herhangi bir kurgu dayatmamız ve hatta önerimiz olmadığını, onların yaptıkları işi bizden çok çok daha iyi bildiklerini ve dolayısı ile bize yol gösterebileceklerini… söyledik durduk.

    Sonuç? Yine koca bir sıfır! Dünyanın 20. büyük ekonomisinin parlayan yıldızı bilişim, ceplerinden tek kuruş harcamadan oluşturulan bu kamusal yararı özel yarara dönüştürmek için tek bir yol bul(a)madı. Yok, haksızlık yapmayayım, bir şirketimiz böyle bir yol buldu; bir buçuk yıldır “ha şimdi, ha gelecek ay” diye oluşturmaya çalıştığımız bir iş planı mevcut… Onun dışında? Yok… Bu durumun vebalini muhataplarımıza yükleyip “ahali böyle” demek işin kolayı. Biz bir buçuk yıldır neyi eksik yaptığımızı anlamaya çalışıyoruz, ne yazık ki yine kendi aklımızı kullanarak. Bir de işi, sektörü, memleketi bilen abilerimize de soruyoruz arada bir.

    Pardus 2008 ekosistem oluşturulması konusunda 1.0 ve 2007’ye göre çok daha fazla ümit veriyor, elimdeki sayılara bakınca. Bir altı ay-bir yıl sonra görüşelim, bakalım neler olmuş neler bitmiş.

    Kamu yararı/özel yarar mevzuna bir kez daha dönecek olursak: Oluşturduğumuz Pardus kurgusu, proje ile ilintili masraf kapılarının UEKAE bünyesinde kalması ve bu masrafların milli bütçe olanakları ile karşılanmasını hedefliyor. Önemli bir not: Proje şu ana kadar milli bütçeden tek kuruş para almadı; tüm finansman UEKAE’nin özgelirlerinden, yani diğer projelerden kazandığı paralarla sağlandı. 2008 bütçesinde, ufak da olsa, bir milli bütçe katkısı var. Bunu farklı enstrümanlarla Pardus projesinin kamu kaynakları ile desteklenmesinin bir işareti olarak görme iyimserliğinde bulunuyorum, izin olursa. Öte yandan özel yarar oluşturulması işi yine özel kaynaklarla finanse edilmeli, kurgumuza göre. Bu da doğrudan ekosisteme işaret ediyor. UEKAE de ekosistemin bir parçası olabilir, kamu yararını aşan bazı faaliyetlere girebilir, ticari kaygı ile hareket edebilir bu alanda. Bu rol ile kamu yararı gerçekleme rolünü ayrı tutuyoruz, tutmaya çalışıyoruz; hem kafamızda, hem de uygulamada…

    Ve perde!

    İşte böyle, Pardus’un geçen dört yılına onbin metre irtifadan bakış size bu uzunca yazıyı getirdi. Pardus’un önündeki yola da kısmi bir bakış da içeriyor. Pardus 2008’in önemli bir evrilme noktası olmasını bekliyoruz, plan ve hazırlıklarımızı ona göre yapıyoruz. Dedim ya, altı ay-bir yıl sonra görüşelim diye. Tabii herkes buralarda olursa…

  • gOS, GoogleOS, Google…

    GoogleOS geyikleri ile ilgili olarak aklımda kalan ilginç bir enstantane bizim Emre Sokullu’un konu üzerindeki değerlendirmesi ve kestirimleri ile sevgili Ian Murdock’un Emre’nin yazdıklarını saçma bulan günlük girdisi oluyor. Ne yapalım, insanın hafızası arada sırada böylesine muzip oyunlar oynayıveriyor 🙂 Malum ve kısa polemik bundan hemen hemen bir yıl önce gerçekleşmiş. Emre ilk yazısında bir Friedman biriminde, Vista’nın ve Microsoft Live platformunun kazanacağı yaygınlığın Google için oluşturacağı tehdide bir yanıt olarak GoogleOS’un gerçeklik kazanacağını iddia etmiş. Murdock ise Google’ın işletim sisteminin zaten web olduğunu ve GoogleOS’un hiçbir zaman (ya da en azından 2007 yılı içerisinde) ortaya çıkmayacağını yazmış.

    Ve birkaç gün önce aniden- birdenbire- önceden uyarmadan- gOS ortaya çıktı… Wal-Mart zincir dükkanlarında 200 $’a satışa sunulan everex bilgisayarları, gPC’ler, gOS yüklü geliyorlardı. Hemen gOS’un “g”si google’ın “g”si (ilk ya da ikinci 🙂 olarak algılandı ve haber kulaktan kulağa yayıldı. Bununla kalmadı, koca koca haberciler bile bu algıya katkıda bulundular. Kısa sürede ortaya çıktı ki gOS’un “g”si aslında green’in “g”si imiş, gOS’un ve everex’in) Google ile bir bağlantısı yokmuş. gOS’un babası David Liu isimli bir genç imiş. gOS’u Ubuntu ve Enlightenment kullanarak, küçük bir geliştirme grubu ile, altı aylık bir sürede geliştirmişler. Geliştirme aşamasında Google’ı ziyaret etmişler, ne yapmaya çalıştıklarını anlatmışlar, olumlu karşılanmışlar. gOS ve gPC ortaya çıktıktan sonra da Wal-Mart’tan alınma bir gPC ile Google’a gidip bir sunum yapmış. Kimi sitelere göre ise gOS bir GoogleOS olmasa bile Google’ın “onay damgası”nı taşıyormuş.

    Tabii ki gOS’un GoogleOS olarak lanse edilmesinin ardındaki temel neden bilindik masaüstü işletim sistemlerinden farklı olarak hayli kalabalık bir Google uygulama dizinini barındırıyor olması. “Barındırmak ne demek?” diyeceksiniz, anlatayım:gOS masaüstündeki MacOS Dock benzeri yuvada bolca Google uygulaması simgesi mevcut. Ama sevgili Gökmen Göksel sayesinde nail olabildiğim gOS’da bu simgeler firefox’u çalıştırıp ilgili uygulama URL’sine gitmekten başka birşey yapmıyorlar. Meşhur Prism dahi hemen hiç kullanılmamış. Yani gOS bildiğiniz Enlightenment yüklü Ubuntu

    İki şaşkınlık yaşıyoruz durumla ilgili olarak: Öncelikle, aslında pek de matah olmayan Ubuntu temelli bir dağıtımın, The New York Times dahil, böylesine geniş bir medya dalgası yaratması. Ama Wal-Mart ve Google isimlerini görünce insan heyecanlanmadan edemiyor açıkçası. İkincisi ise böylesine yeniyetme (startup) bir şirketin Wal-Mart’a böylesine iddialı bir ürünü sokabiliyor olması. Tamam, arada everex gibi ufak ve fakat yıllanmış bir bilgisayar üreticisi var; ama yine de gOS’un böylesine bir pazar yaygınlığına erişmesi taktire şayan… hem şirket açısından, ve hem de Amerikan ekonomisinin inovasyona verdiği önemi vurgulamak babından.

    Önce Emre-Murdock çekişmesine dönelim. Ama “Kimin kestirimleri tuttu, kiminki tutmadı?” tartışmasını bir kenara bırakalım da Murdock’un vurguladığı noktaya odaklanalım:

    Releasing yet another Linux distribution isn’t disruptive—redefining what an operating system is is disruptive, and Google’s already doing that.

    Bu noktadan hareketle, “eğer Google işletim sistemi pazarında yıkıcı (disruptive) bir etki oluşturabilecekse, bir GoogleOS geliştirmelidir” çıkarımında bulunabiliriz. Yeniyetme şirketin geliştirdiği gOS bu özelliğe sahip değil. Bolca Prism soslu hali de olmayacak kanımca. Ama Google benimle aynı şekilde düşünecek diye bir kural yok. Hele hele Adobe’un meşhur AIR teknolojisi, zengin internet uygulamaları (RIA) dünyasında yıkıcı olmasa da ufuk açıcı bir örnek oluşturmuşken. Dikkat buyrun, Google yalnızca Microsoft’a karşı bir rekabet avantajı oluşturmakla meşgul değil, olmamalı. Bir yandan da kendi iş sahasını olası rakiplere karşı korumak durumunda. GoogleOS’u yalnızca saldırı amaçlı düşünmemekte yarar var, kim bilir, belki de savunma ağırlıklı olacaktır.

    Masaüstünün ölümünü ilan etmemize daha çok var. Her ne kadar Web 2.0, RIA ve bildiğimiz internet işimizin ve zamanımızın çoğunu üstlenecek olsa da uzunca bir zaman bunun altında çalışan bir işletim sistemine gereksinim duyacağız. Bu işletim sistemi sadece Emre’nin bahsettiği aracı konumunda kalmayacak, değer üreten işlevi de olacak. Vista’nın, Leopard’ın, KDE4’ün, … geceli gündüzlü geliştirilmesinin ardında yatan önemli nedenlerden biri de bu. Yoksa masaüstünün, kalın istemcilerin, PC’nin ölümü yıllar yıllar önce ilan edilmiş, internet tarayıcısının, ince istemcilerin, WebOS’un hızlı yükseliş kehanetleri dillenmişti. Larry Ellison’un Network Computer’ini kaç kişi anımsıyor? Google, “n|c” diye aratınca yanıt bile vermiyor. Bende ise bir beyzbol şapkası kalmış yadigar 🙂

    Son olarak GoogleOS’un temel rekabetinden söz edeyim: Mevcut işletim sistemi üreticileri. Başta Microsoft, sonra Apple. Tüm Linux dağıtıcıları: RedHat, Novell, Mandrake, Ubuntu, … Windows’un yaygınlığı ve MacOS’un kullanıcı deneyimi ile kolay kolay başa çıkabilir mi GoogleOS? Daha önemlisi Linux temelli bir GoogleOS, yeni bir Ubuntu hikayesi olmanın ötesine gidecek neler sunabilir?

    Sevgili Ian Murdock’a katılıyorum: İşletim sistemi pazarı Google için kolay bir zafer, hatta rahat bir mücadele vaat etmiyor. İş modeli ve planı açısından da bulunulması gereken bir sektör gibi görünmüyor. Bu nedenle -Mozilla ile Prism temelli çeşitli flörtleşmeler dışında- Google masaüstünden uzak durmayı yeğleyecektir, görünen gelecekte…

  • Pardus’u Kurumsal Pazara Hazırlamak – II

    Bir süredir vaat ettiğim üzere, Pardus OSMM karnesi huzurlarınızda…

    OSMM, özgür yazılım ürünlerini altı kategoride nicel olarak değerlendiren ve sonuçta 100 üzerinden bir olgunluk notu veren bir şablon. Bu altı kategori yazılım, destek, belgeleme, eğitim, entegrasyon ve profesyonel servisler ana başlıklarını taşıyor. Alt başlıklar aşağıda…

    OSMM değerlendirmesinde alınan nota göre bir özgür yazılım ürününün kullanılması konusunda karar vermek mümkün. Golden’ın erken uyarlayıcılar (early adopter) için önerisi deneysel çalışmalar için 25, pilot için 40 ve üretim seviyesinde kullanım için 60; yararcılar (pragmatist) için ise sırasıyla 40, 60 ve 70. Karşılaştırma için Golden’ın JBoss notunun 78 olduğunu ve dolayısı ile kurumsal kullanım için yeterince olgun bulunduğunu belirteyim.

    Gelelim Pardus’un notlarına:

    1. Yazılım (7/10)
      • Ürün işlevselliği
      • Ürün sürekliliği
      • Ürün kalitesi
      • Ekip kalitesi

    2. Destek (5/10)
      • Camia desteği
      • Profesyonel destek
      • Kendi kendine destek

    3. Belgeleme (5/10)
      • Geliştirici ekip belgeleri
      • Web belgeleri
      • Ticari yayınlar

    4. Eğitim (3/10)
      • Web kılavuzları
      • Geliştirici ekip kılavuzları
      • Ticari kılavuzlar
      • Geliştirici ekip eğitimleri
      • Ticari eğitimler

    5. Entegrasyon (2/10)
      • Mevcut entegrasyon
      • Kendi kendine entegrasyon olanağı
      • Ticari entegrasyon olanağı

    6. Profesyonel Servisler (1/10)
      • Geliştirici ekip servisleri
      • Yerel ve bölgesel firma servisleri
      • Ulusal ve global firma servisleri

    Açık bir şekilde görüldüğü üzere Pardus özellikle ekosisteminin yeterince gelişmemiş olmasından dolayı ve özellikle ürünle bağlantılı hizmetler konusunda “sınıfta kalıyor”. Destek ve belgeleme konusunda, özellikle geliştirici ve kullanıcı camiasının katkısı ile, geçer notlar alabiliyoruz. Ama eğitim, entegrasyon ve profesyonel servisler gibi, gerçekten geliştirici ekip ve camia dışı, çoğunlukla ticari girişimlerin müdahalesini gerektiren konularda durum o kadar parlak değil.

    Neyse, ön tanımlı OSMM matrisini kullanarak Pardus’un notunu hesaplamaya geldi sıra. Ama önces,inde anımsatmakta yarar var, gerek yukarıda benim verdiğim notlar ve gerekse matristeki kategori ağırlıkları kuruma ve potansiyel kullanım şekline göre değişiklik gösterebilir. Yani her kurumun bu notlamayı yeniden yapması, en azından ciddi bir şekilde gözden geçirmesi gerekiyor.

    Son bir yorum: Mevcut not ile erken uyarlayıcıların pilot ve üretim düzeyinde kullanımı, yararcıların ise deneysel ve hatta pilot çalışmalar başlatması mümkün görünüyor. Şimdi hedefimiz OSMM notunu 70’in üzerine çıkaracak şekilde planlamaları yapmak ve harekete geçmek…

    Veee… Pardus’un OSMM notu… 49/100