-
“… and they lived happily ever after”
The #1 Pardus supporter outside Turkey Mr. Willem Gielen and his beloved fiance Ms. Mahican Emeni are married as of today. The wedding ceremony took place in Rotterdam Museum of Natural History, if I’m not mistaken, and under a bright sunny sky, what looks like. Willem is the founder of the Dutch Pardus Users’ Group, and pardus-linux.nl web site, and Pardus world forum. Mahican is pursuing a career in medicine, as Willem (he indeed does; IT, Linux and Pardus are his hobbies). They both are very lovely personalities and their hospitality is world class, I should add.I, hereby, unofficially, declare that, the Pardus 2008 Beta1, which has been released today, shall be known as “Willem-Mahican” from now on.
Dear Willem and Mahican, I wish the best for you on behalf of the Pardus core team, developers, and users; and a life full of love and happiness…
-
Pardus’a Saldırmanın Karşı Koyulmaz Cazibesi…
Ön not: Bu yazının kafamda ilk şekillenen hali hayli kişisel, 10-15 yıllık bir seyahatin mola noktalarına değinen, deyim yerindeyse proje gibi kendimi de hayli faş eden bir metindi. Sonradan bu yapıdan vaz geçtim, belki de çekindim ve korktum; daha resmi, daha mesafeli ve daha objektif bir konumda kalmayı tercih ettim. Bir gün “Bu Pardus da Nereden Çıktı?” mealinde bir kitap yazacak olursam, o zamanlara kadar hafızam bana fazla ihanet etmezse, o gün geldiğinde çekinmez ve korkmazsam o hikayeyi de öğrenebilirsiniz.
Pek çok özgür yazılım projesini gıpta ile izliyorum, o projelerin yöneticilerinin yerinde olmak istemiyorum, ama Pardus’un değil de o projelerin başında olmanın nasıl bir hafiflik duygusu yaratacağını merak ediyorum. Neden mi? Anlatayım…
Benzer bir Linux dağıtımı projesinin başındaki kişi olarak yıllar süren çabalarınız ve son derece hassas ve dikkatli çalışmalarınız sonrasında bir kişisel bilgisayar üreticisini kendi dağıtımınızı ön-yüklü dağıtmaya ikna etseniz başarılı addedilir, alkışlanır, takdir toplarsınız…
Ya da bir özgür yazılım projesi yöneticisi olarak amaç ve hedefini bir ürün ortaya koymanın ötesine geçirseniz, proje olarak o memleketin bilişim sahnesinde kayda değer bir değişiklik yapmayı hedeflediğinizi ilan etseniz, “bilişim ihracatı”ndan bahsetseniz hemşehrileriniz bunları duymaktan sevinir, heveslenir, daha şevkle sarılırlar işlerine…
Misal, işinizi yalnızca bir yazılım projesini yönetmek olarak görmeyip proje ve ürününüzün basın ve halkla ilişkilerine, tanıtımına, camia ilişkilerine de eğilseniz ve projeler geliştirseniz, bir yandan mekanik yazılım üretim sınırını aştığınız için takdirle karşılanır, diğer yandan da giriştiğiniz işin zorluğu karşısında destek bulursunuz…
Veya bir Linux dağıtımının yöneticisi olarak bir dizi danışma sonrasında sürüm isimleri ile çevre ve doğa bilinci ve sevgisini geliştirmeye, dikkati nesli tehlikedeki canlılara çekmeye karar verseniz bu hareketiniz çevreciler tarafından büyük destekle, diğerleri tarafından da saygıyla karşılanır…
Pardus projesinin başındaysanız, ASLA! Herhangi bir yapıcılığı olmayan “yannışsın!” tonunda eleştirilirsiniz, itham edilirsiniz, dalga geçerler sizinle, hakarete uğrarsınız…
Neden? Anlamakta çok güçlük çekiyorum… Neden bir yandan çok amansız birer özgür yazılım, Linux ve hatta Pardus destekçisi olduklarını söyleyen kişiler projenin ileri doğru adım atmasından ya da hedefini büyük tutmasından rahatsız olur? Neden yaptıklarınız ya da yapmaya çalıştıklarınız, hem de dokuz kat yabancılar tarafından değil, aslında omuz omuza ter dökmeniz gerekenlerce küçük görülür ve küçük gösterilmeye çalışılır? Neden kendi lisanınızda, aynı toprakları paylaştığınız insanlarca yazılmış olumlu ya da ciddi ve derinlikli değerlendirme yazıları bulamazsınız, buna karşın Kanada’dan, Polonya’dan, Japonya’dan alkışlar ulaşır kulaklarınıza? Neden daha iyiye ve daha güzele doğru yarışmak için çabalarken sürekli çelmeler, tekmeler gelir bacaklarınıza, ayaklarınıza? Neden bir Cumartesi gecesi saatin 3’ünde yeni projeleri, atılımları, aşılacak zorlukları değil de bunları düşünür ve yazarken bulursunuz kendinizi? Neden?İlk gününden beri Pardus projesine çok saldırıldı. Saldırı diyorum, çünkü başka sözcük bulamıyorum durumu tarif için. İçeriden, dışarıdan; yukarıdan, aşağıdan; gizli, açık çok saldırıldı… Sinirsel ve zihinsel olarak kesinlikle, bu yetmez gibi fiziksel olarak çok yıpratıldık. Tüm hal ve tavırlarımızda olmasa bile eğilim ve yönelimimizde doğru olduğumuzu biliyorduk, dayandık… Artık haklı çıktığımız daha iyi ortaya çıkıyor: Misal, GSoC’dayız; misal, escort Pardus ön-yüklü kişisel bilgisayarlar satıyor; misal, Kubuntu gelecek sürümlerinde Pardus teknolojilerini kullanmayı tartışıyor, düşünüyor; misal, camia sitemiz Özgürlükİçin.com haftadan haftaya, aydan aya erişim sayısını katlıyor… Daha misaller çok, sıradalar, birer birer suyun yüzüne çıkacaklar. Ve eminim ki saldırılar durmayacak, hatta belki daha da artacak…
Ben Erkan Tekman… Pardus projesini yönetiyorum… Türkiye’de ve dünyada Pardus’un ve özgür yazılımın başarısı için çalışıyorum ve bu yolda çalışmaya devam edeceğim… Gücüm yettiğince, sabrım elverdiğince… Onlar da saldırmaya devam etsin… Buradayım! Beklerim…
-
Bilişim Dergisi: “Pardus, İnovasyon ve TIO”
Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘nin Nisan sayısında yayımlanan Özgürlük İçin… köşesi:
Pardus, İnovasyon ve TIO
Sözümüzü TIO’dan, yani “toplam inovasyon fırsatı”ndan bahsederek bitirmiştik son yazımızda. Oradan devam edelim, hem de birkaç örnek vererek TIO’dan neyi kastettiğimizi ve özgür yazılımın neden yüksek TIO vadettiğini açıklayarak.
Pardus, biliyorsunuz, temelde bir Linux dağıtımı: Linux çekirdeği, çok bilinen çeşitli özgür yazılım uygulamaları (başta Firefox, OpenOffice.org olmak üzere gimp, Amarok, K3B …), az bilinen pek çok özgür yazılım uygulaması (digikam, Akregator, Kopete …) ve bunların bir arada, barış içerisinde yaşamasını sağlayan tümleştirme (entegrasyon) çerçevesi ve uygulamaları (kurulum yazılımı, paket yönetim sistemi, yapılandırma sistemi …). Dünyada 400’ün üzerinde Linux dağıtımı var, binlerce kişinin katkıda bulunduğu “evrensel” işletim sistemi Debian’dan birer kişilik mikro projelere. Buna karşın bahsettiğimiz tümleştirme çerçeveleri sayıca pek az: Red Hat/Fedora’nın RPM temelli sistemi, SuSE/Novell’in YaST merkezli sistemi, Debian ve türevlerinin (örneğin Ubuntu ailesi) dpkg temelli sistemi, Gentoo’nun emerge temelli sistemi. Pardus macerasının ta başında, bu sistemleri hallice bir değerlendirmeden geçirip, artı ve eksilerini tartıp, hiçbirisini kullanmamaya ve yeni bir çerçeve yaratmaya karar verdik. Sonuçta, benim “Pardus teknolojileri” diye adlandırdığım paket yönetim sistemi PiSi, yapılandırma çerçeve ve araçları ÇOMAR, yapılandırma arayüzleri TASMA ve Kaptan, kurulum yazılımı YALI ve iki elin parmaklarını geçmeyen kuzenlerinden oluşan yepyeni ve hayli inovatif bir yapı oluşturduk.
Bu kararımız yıllardır sürekli sorgulandı, “Neden bu insan gücünü farklı bir alana yönlendirmediniz? Neden tekerleği yeniden keşfetmek istediniz?” diye soruldu duruldu. Ama özellikle son zamanlarda gördük ki, Pardus teknolojileri sayesinde Pardus temelli sistem ve çözümlerde inovasyon yapma ve değer katma potansiyeli, hadi adını koyalım, toplam inovasyon fırsatı, yani TIO çok çok artmış. Bir yandan modüler, hafif ve güne uygun bir tasarım kullanan, diğer yandan da Pardus ekibince geliştirilmesi nedeniyle ciddi bir bilgi birikimi üzerine oturan Pardus teknolojileri sayesinde, başka sahipli ya da açık/özgür sistemlerle gerçekleştirilmesi çok zor, hatta imkansız olacak çözümler, hızla ve kolayca gerçeklenebiliyor.
İlk örnek dağıtık bir mimariye sahip bir kurumsal kullanıcımızdan: Yüzlerce noktada kullanılacak, buna karşın yerinde yüksek yetenekli bir işletme ve bakım ekibi bulundurulamayacak sistemleri için kolay ve hızlı kurulabilen, ayrıca uzaktan yönetilebilen bir yapı gerekiyordu. ÇOMAR üzerine yaptığımız bir ek ile uzaktan yönetimi, YALI’ya yaptığımız ekler ile hızlı kurulumu sağladık. Sonuçta başka sahipli ve açık sistemlerle günler ve hatta haftalar sürebilecek kurulum işini günlere ve hatta saatlere sığdırabildik. Öte yandan hazır ürünlerle gerçeklenmesi için yüzbinlerce YTL harcanması gerekecek uzaktan yönetim sistemini hayli cüzi bir insan gücü kullanımı ile gerçekleştirebildik. Pardus teknolojileri kullanıcıya özgü inovatif çözümleri hızla ve makul bir maliyetle geliştirebilmemizi sağladı.
Bir başka örnek de potansiyel çözüm ortaklarımızdan birisi ile yaptığımız çalışma: İşletim sistemi yüklü olarak dağıtımı yapılacak ama yönetici parolası belirleme ve kullanıcı hesabı oluşturma işleri uç noktalarda gerçekleştirilecek çok sayıda PC için bir çözüm arıyorlardı. YALI’da yaptığımız ufak tefek değişikliklerle işletim sistemi kurulumunu merkeze, ilk tanımlamaları uçlara taşıdık. Hem de uçtaki kullanıcılardan herhangi bir teknik bilgi ve beceri kullanımı beklemeden. Birkaç günde geliştirdiğimiz YALI_OEM ile hem bu kullanıcının ve hem de pek çok olası müşterinin sorunlarını kolaylıkla çözüverdik. Aynı şeyi farklı bir Linux dağıtımı ile gerçekleştirmenin hiç de bu kadar kolay olmayacağından emin olabilirsiniz.
Pardus teknolojileri hem biz, hem çözüm ortaklarımız ve hem de kullanıcılarımız için hayatı kolaylaştırıyor. Hem, sadece ilk geliştirildikleri halleri ile değil, sundukları inovasyon fırsatları, yüksek TIO ile. Tüm sistemin özgür bir lisansla dağıtılıyor ve aktif bir camia tarafından destekleniyor olması da bağımsız geliştiricilerin elde edilebilirlik ve sürdürülebilirlik konusundaki soru işaretlerini tümüyle ortadan kaldırıyor. İyi ki özgür inovasyon yolunu seçmişiz…
-
Pardus Welcomes GSoC Students…
From our beloved Çağlar’s blog:
The Pardus Project is pleased to announce that Google has agreed to sponsor five student slots.
Congratulations, and welcome to the Pardus community! We are looking forward to the successful completion of the following interesting projects:
- A System Restore Project for Pardus
by Mehmet Ozan Kabak, mentored by Gökmen GÖKSEL - Pardus CD/DVD/USB Distribution Wizard
by Türker Sezer, mentored by S.Çağlar Onur - Internet Connection Share Module
by Cihangir Beşiktaş, mentored by Pınar Yanardağ - 802.1x support for network manager
by İşbaran Akçayır, mentored by Gökçen Eraslan - PISI – Package Signing Mechanism
by Serdar DALGIC, mentored by Faik Yalçın Uygur
Student projects will be worked on roughly full time (~40 hours/week) between May 26th and August 18th.
A hearthly welcome to the “maginificent five” from me as well… Hope you will each become a-heck-of-a-free-software-developer by late August!
- A System Restore Project for Pardus
-
Küresel-Ulusal İkilemi
Biliyorsunuz, ilk halk karşısına çıktığı 2005 Şubatı’ndan bu yana Pardus’un göbek adı “Ulusal İşletim Sistemi”. Bu göbek adını pek çok platformda, hatta proje ekibinden arkadaşlara bile, defalarca açıklamam ve hatta savunmam gerekti geçen üç yıl boyunca. Sanırım en deerli toplu ve doyurucu açıklamam yine bu günlükte yer alan bir yazı oldu. Başka mecralarda da “ulusal”dan, “milliyetçilik”ten ne anladığımı yazdım-çizdim zamanında; meraklısı ya biliyordur, ya bulur okur. Ama son tahlilde bir “yurtsever” olduğum itiraf etmek durumundayım, mevcut konumum da bunu açıklıyor ya zaten…
Öte yandan da bireyin üstünlüğüne, sınırsız yaratıcılığa, rekabete inanan, ve bu bağlamdan hareketle de insanları ayıran her türlü betimlemeye (cinsiyet, ırk, din, millyet, …) karşı çıkan biriyim. Evet, “enternasyonalist” ve “globalist”im; her ikisi de çeşitli çekincelerle 😛
Doğal olarak bu iki cami arasında bi-namaz kalıyorum zaman zaman ve hatta sık sık. Küresel-ulusal ekseninde zihnim sünüp duruyor, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor…
Alın son günlerden iki haber:
İstanbul Belediyesi’nin şovunda 165 bin domino taşı bir fiske ile devrilerek Türkiye rekoru kırılmış. Ne güzel! Japonyalar’da, Hollandalar’da izlediğimiz o şovlar artık bize de geliyor; biz de daha büyük, daha çok, daha uzun domino taşı dizileri yapıp devirmeye başlayacağız artık. Dünya rekoru 4 milyonmuş, ne gam; her uzun yol bir adımla başlar, zamanı gelecektir milyonların da. İlk PiSi paketinin oluşturulduğu günü anımsıyor musunuz? Ama o da ne? Meğersem İstanbul’daki dominoları dizenler de Hollanda’dan gelmişler. Tasarım ithal, taşlar ithal, operasyon (en azından operasyonun yönetimi) ithal. Bizim katkımız olsa olsa “amelelik”, gösterilen yere gösterilen taşı koymak. Katma değeri düşük, kolaylıkla yeri doldurulabilir, rekabet gücü az… E, o zaman bunun neresi “Türkiye rekoru”? Sırf İstanbul’da oldu diye mi? Eh o zaman parasını bastırsalardı da 5 milyon taş dizdirselerdi, şanımız yürürdü…
Sakıp Sabancı Müzesi (SSM) Osmanlı Hat Koleksiyonu Sevilla’da Real Alcazar Sarayı’nda sergilenmeye başlanmış. Rahmetli Sakıp Sabancı’nın dillere destan bir hat koleksiyonu vardı. Sağlığında SSM’yi kurup bu koleksiyon da dahil pek çok eser, bu arada oturmakta olduğu evi de müzeye bağışlayınca koleksiyon SSM Osmanlı Hat Koleksiyonu adını aldı. Sakıp Ağa’nın koleksiyonu iken tüm dünyayı gezen hatlar, bu bahar, bu kez yeni adı ile, yeniden yollara düştü ve önce Madrid’de, şimdi de Sevilla’da sergileniyor. Hem de, ironik bir şekilde, Kanuni Süleyman’ın Avrupa’daki baş rakibi Şarlken’in sarayında. Ne güzel! Küratörü bizden, eserleri bizden, sahibi de bizden… Ama bir bakıyoruz, o meşhur Alkazar Sarayı’nın en hususi odalarında koleksiyonun sunumunu tasarlayan mimari ofisi dışarıdan. Yahu, Türkiye’de ne tasarımcılar, ne mimarlar var, bu eserleri o mekana doğru bir şekilde yerleştirecek bir adem evladı bulamadınız mı? Tarihin derinliklerinden kaynayıp gelen bu eserlerin sunumunu da çağdaş bir Türkiye tasarımcısı yapıverse, kremayı da o koyuverseydi…Bu durumlarda ulusalcı/milliyetçi/yurtsever damarım şaha kalkıyor, delleniyorum. Evet, bireyin üstünlüğüne, sınırsız yaratıcılığa, rekabete inanıyorum. Ama kendini bu memleket ile anmayı seçen, buraların vatandaşı olmuş arkadaşların üstünlüğüne ve sınırsız yaratıcılığına da inanıyorum, Hollandalı domino dizicilere ve memleketini bilmediğim mimarlara inandığım kadar. Bizim domüno dizicilerimiz ile bizim mimarlarımızın dünyanın dört bir köşesinde meslektaşları ile rekabet içerisinde olmaları gerektiğine de fena halde inanıyorum. Ama eğer biz domino dizicilerimize ve mimarlarımıza ilk adımı atma şansı vermezsek bu arkadaşların uzun yolculuklarına bir türlü başlayamayacaklarını da görüyorum. Pardus’un MSB’de masaüstü (ve kısmen sunucu) işletim sistemi olarak seçilmesi sürecini anımsıyorum ve bu arkadaşların duygu ve düşüncelerini anlayabiliyorum. Gerek İBB’nin, gerekse SSM’nin tedarik kararlarında memlekette yaratılacak katma değeri artırıcı, yurttaşların rekabet gücünü artırıcı yolları tercih etmeleri gerektiğini düşünüyorum. İBB’nin laleler konusunda yaptıklarına, SSM’nin de müze müdürü ve koleksiyon küratörü (aynı kişiler) seçimine baktığımda aslında onların da bu kaygılara pek de yabancı olmadıklarını düşünüyorum. Biraz daha fazlasını istiyorum…
-
Özgürlük İçin e-dergi
Genelde bağlantı yayınlamaktan hoşlanmam, ya alıntı yaparım ya hiç bahsini etmem. Ama şu anda elimde öyle bir malzeme var ki bunun bağlantısını yayınlamamak büyük ayıp, ayıp ne kelime günah olur! Özgürlük İçin tarafından yayınlanan e-derginin Nisan 2008 tarihli ilk sayısı.
e-dergi’yi biraz önce LKD gezegenine düşen RSS haberinden gördüm (kişisel açıdan hoş bir çelişki), indirdim, şöyle bir göz attım ve bayıldım. Evet evet, daha başlıklar hariç tek satırını okumadım, ama yine de bayıldım. Görsel aşıdan harika, içerik açısından son derece doyurucu, bilgi açısından büyük olasılıkla yetkin ve yeterli… Daha ne diyeyim! Tüm emeği geçenlere binlerce teşekkür… Bu arkadaşları aralarından çıkaran camiaya binlerce sevgiler… Özgürlük İçin camiasının oluşturulması herhalde Türkiye özgür yazılım hareketinin en önemli kilometre taşlarından bir olarak anılacak
ileride!e-dergi’yi henüz okumadıysanız indirin ve okuyun! Okuduysanız arkadaşlarınıza alık verin! Ayda bir yayınlanacakmış, şimdiden gelecek sayıyı beklemeye başlayın! Ne kadar ele ulaşsa azdır…
-
Bilişim Dergisi: “Özgür Yazılım Neden Satıyor?”
Türkiye Bilişim Derneği‘nin Bilişim Dergisi‘ne Mart sayısı için yazdığım Özgürlük İçin… köşesi huzurlarınızda:
Özgür Yazılım Neden Satıyor?
Geçen yazımızda özgür yazılım şirketleri arasında başarı hikayesi olarak adını geçirdiğimiz MySQL’in Sun Microsystems tarafından, hem de 1 milyar ABD Doları’na satın alınması pek çok gözün, bir kez daha, özgür yazılım tarafına çevrilmesine neden oldu. Ardından da QT uygulama çerçevesinin geliştiricisi Trolltech’in Nokia’ya 150 küsur milyon ABD Dolar’ına satılması… Koca koca şirketler neden minik (kendi boylarına ve kimi endüstri ölçütlerine göre) özgür yazılım şirketlerini satın alıyorlar? Hem de bu minik şirketlerin yıllık gelirlerinin 10-20-50 katı paralar ödeyerek. Yanıt basit: Özgür yazılım satıyor! Geçen yıl 50 milyon ABD Doları kazanan MySQL’in bu yıl 70 milyon ABD Doları’nı rahatça geçmesi bekleniyor: Yılda %40 büyüme, hem de yıllardır bu şekilde sürdürülebilen bir büyüme. İşte bu yazımızın temel sorusu: İnsanlar, daha önemlisi kurumlar, neden özgür yazılım ürünleri satın alıyorlar?
Özgür yazılım ürünleri, adı üzerinde, yazılım ürünleri. Yani, kullanıcı, bir yazılım ürününden beklediklerini bekliyor özgür yazılım ürünlerinden de. Bu beklentileri üç eksende toplayabiliriz: İşlevsellik, güvenlik ve maliyet. Hayal ve ümit edilen, kullanıcı tarafından arzu edilen tüm işlevleri yerine getirirken hiçbir güvenlik sorunu yaratmayan, buna karşın makul bir fiyatı olan yazılım ürünleri. Doğal olarak bu mümkün değil, hatta bir eksende ilerledikçe diğer eksenlerde geriliyorsunuz genelde. İşlevselliği artırmaya çalıştıkça hem güvenlik sıkıntıları yaşamaya başlıyorsunuz, hem de fiyat yükseliyor. Sistem çok güvenli olsun deyince hem işlevleri kırpmanız gerekiyor, hem de maliyet artıyor. Ucuza mal olsun dediğinizde ne iş görüyor, ne de güvenli oluyor…
Özgür yazılımın temel iddiası, özgür yazılım ürünlerinin her üç eksende sahipli yazılıma göre daha avantajlı olabileceği yönünde. Yani daha ucuza, daha işlevsel ve daha güvenli kod üretmek ve bu kodu yaşatmak mümkün. Böyle olursa, doğal olarak, kullanıcılar da seçimlerini özgür yazılım ürünlerinden yana kullanırlar, herkes özgür yazılım satın alır, özgür yazılım şirketlerinin gelirleri artar ve bu şirketlerin de piyasa değerleri yükselmeye başlar. Ve öngörüsü kuvvetli büyük şirketler, eğer kültürel açıdan da bir sorun yaratmazsa ufak özgür yazılım şirketlerini satın almaya başlarlar; geleceğe hazırlık…
Peki, özgür yazılım neden satıyor? Özgür yazılım ürünlerinin edinme maliyeti 0, yazıyla “sıfır”. GPL ve çoğu özgür lisans bunu sağlıyor. Sırf bu açıdan bakınca özgür yazılımın çok ciddi bir avantajı varmış gibi duruyor, ama özgür yazılım şirketlerinin de para kazanması imkansız hale geliyor. Oysa, bir yazılım ürününün gerçek maliyetini ölçmek için farklı bir ölçü var: TCO = Total Cost of Ownership, yani toplam sahip olma maliyeti. Bedavaya edindiğiniz yazılımı sisteminize adapte etmek, bakımını ve güncellemesini yapmak, kullanıcılarınızı eğitmek ve diğer işler için harcamanız gereken parayı, sistemin çalışmamasından doğacak işgücü kaybını, vb. baştan hesaba katmanız gerekiyor. Tabii aynı masraflar lisans ücretini ödeyerek aldığınız sahipli yazılımlar için de söz konusu. Artık oyun bir TCO karşılaştırması haline geliyor.
Ama unutmamalı ki GPL’in ve diğer özgür lisansların sağladığı yalnızca bedelsiz dağıtım değil. Özellikle kaynak koduna erişme son derece önemli bir unsur. Sahipli yazılım üreticileri ve taraftarları çoğu zaman bu özelliği “son kullanıcı ya da kurumsal kullanıcı kaynak kodunu ellemiyor ki hiç” diyerek değersiz göstermeye çalışırlar. Oysa kaynak kodunun açık olması, bilginin özgürce el değiştirmesi, fikri mülkiyetin paylaşımı bir yandan özgür yazılım ürünlerinin işlevsellik ve güvenlik eksenlerindeki üstün performansının temel nedeni olurken, diğer yandan da bedelsiz dağıtım modelinin sürdürülebilirliğini sağlıyor. Yani işin kaynağında kaynak kodu var!
Ötesi, özellikle son yıllarda daha fazla dillenmeye başlayan yeni bir kısaltma var: TIO – Total Innovation Opportunity, yani toplam inovasyon fırsatı. Pek çok kişi kaynak kodunun açık olmasının inovasyonu artırıcı bir etkisi olduğunu, özgür yazılım kullanan firmaların -kaynak koduna müdahale etsinler ya da etmesinler- bilişimde ve bilişme bağlı operasyonlarında inovasyon yaratarak rekabet avantajı elde etmelerinin daha kolay olacağını, hikayenin basit TCO hesabından çok daha derine indiğini savlıyorlar. Artık yazılım alımlarında TCO, ve daha önemlisi TIO karşılaştırması da yapmanın zamanı geldi mi dersiniz?
-
Şaka gibi bir standart

1 Nisanlar’da genelde ilk okumada inandırıcı, ardından şaşırtıcı, şakanın farkına varınca da eğlendirici mesajlar dolanır internette. Çünkü 1 Nisan şaka günüdür. Bugün de böylesine bir mesaj düştü posta kutularımıza: İlk okumada inandırıcı, ardından şaşırtıcı… ama ne yazık ki eğlendirici değildi… şaka da değildi. Bu nedenle de daha şaşırtıcı idi, hem de biraz hayal kırıklığı yaratan, insanın enerjisini çeken cinsten. Evet, Microsoft’un ofis dokümanı formatı OOXML artık bir ISO standardı, ISO/IEC DIS 29500.
Konunun pek çok cephesi var, neresine değinmeli bilemiyorum. İsterseniz ufak bir tarihçe ile başlayalım: OASIS (Organization for the Advancement of Structured Information Standards) isimli organizasyon, 2002 yılı sonlarından itibaren ofis dokümanları için XML temelli açık ve özgür bir format geliştirme işine girişti. Bu örgütün üyeleri arasında StarOffice’i satın alan Sun Microsystems ve Lotus Suite’in geliştiricisi IBM yanında Microsoft Office’in geliştiricisi Microsoft da vardı. Ancak Microsoft eş zamanlı olarak kendi XML temelli formatı üzerinde çalışmaya başladığından OASIS’in çalışmalarına pek de rağbet etmedi. Çalışmanın başında format belirtiminin ismi Open Office XML olarak belirlenmişti. İki buçuk yıllık bir çalışma sonunda belirtim, 2005 ortalarında OpenDocument Format (ODF) adı altında yayınlandı. Bu yeni, açık ve özgür formatı öntanımlı doküman formatı olarak kullanacağını çok öncesinden ilan eden OpenOffice.org’un ODF destekleyen ürünleri birkaç ay içerisinde belirmeye başladı. Ardından da KOffice, Google Docs, Zoho ve Lotus Symphony ofis setleri ODF kullanmaya başladılar. OASIS, 2005 yılı sonlarında ODF belirtimini ulusalarası bir standart olarak kabul edilmek üzere ISO’ya sundu, altı ayı geçen inceleme süresi sonunda oybirliği ile kabul edildi ve ISO/IEC 26300:2006 adı ile bir uluslararası standart haline geldi. Bu gelişmelerin Microsoft’un ofis seti pazarındaki güçlü (neredeyse tekel) konumu için bir tehdit oluşturduğunu Gartner ta başından söylemişti, ki öyle de oldu…
Diğer yandan Microsoft kendi XML format belirtimleri üzerinde çalışıyordu, ta 2000’den beri. Hatta Office 2003 o zamanki XML formatındaki dosyaları destekler durumdaydı. Office 2007 ise öntanımlı olarak yeni bir XML temelli format kullanacaktı. Microsoft’un ofis dokümanı formatları hemen her zaman kapalı, gizlilik anlaşmaları ve fikri mülkiyet hukuku ile koruma altında olmuştu. Bir önceki sürümlerde kullandığı XML temelli formatları bir sonraki sürümde desteklememek ise en sık rastlanan uygulama idi. Bu arada bilişim dışı arenada da ilginç gelişmeler yaşanıyordu: Kullanıcılar ofis dokümanlarının açık standartlara uygun formatlarda saklanmasını istemeye başlamışlardı. Hatta AB 2004 yılında OASIS’e desteğini belirtirken Microsoft’a da format belirtimini açmasını ve standartlaştırmasını öneriyordu. Microsoft bu öneriyi ciddiye aldı. Ama ancak çeşitli Avrupa ülkeleri ve kimi ABD eyaletleri o zaman mevcut tek açık format belirtimi olan ODF’i desteklemeye başladıklarında. Hem de ODF’in ISO’ya sunulmasının hemen ardından… ECMA (European Computer Manufacturers Association) altında oluşturulan bir teknik komite ile ve bir yıllık bir çalışmanın ardından, tam da ISO’nun ODF’i yayınlamasının ardından ECMA, Office Open XML (OOXML) format belirtimini yayınladı.İlk başta işler OOXML’in, ve dolayısı ile Microsoft’un, aleyhine gelişti: 6000 sayfayı aşan, buna karşın sınırlı itiraz süresinde 20 ülkeden 3000’in üzerinde teknik eleştiri (her ikisi de “ISO rekoru”) alan, mevcut standartları kullanmak yerine sahipli ve kapalı kimi formatlara gönderme yapan, kapalı bir süreç ile geliştirilen, içinde pek çok patent ve korunmş fikri mülkiyet barındıran OOXML’ini hem de hızlı hattan (fast track) ISO kabulü alması pek olası görünmüyordu. Öyle de oldu, Eylül 2007 başında yapılan oylamada OOXML her iki kriterde de (ana üyelerin 2/3 kabulü, tüm üyelerin 1/4’ten az reddi) başarısız oldu. Ardından komedi başladı… ISO bu aşamada hızlı hat sürecini dururup metni ECMA’ya iade etmesi gerekirken süreci işletmeye devam etti. Şubat sonunda Cenevre’de düzenlenen Oy Çözümleme Toplantısı’nda 2000’e yakın teknik eleştiriye ECMA’nın verdiği yanıtlar tek bir oylama ile (mevcut ülkelerin ezici çoğunluğu böyle bir oylamaya katılmamayı tercih etti) “kabul” edildi. 29 Mart günü sonuçlanacak olan nihai oylama için Microsoft tüm dünyada her türlü lobi ve baskı çalışmasını elini kolunu sallayarak yürüttü… Daha birkaç yıl önce Tek Standart, Tek Test: Heryerde Muteber sloganları atan ISO da bu gidişe göz yumdu, hatta yataklık etti. Ayrıntıları OOXML’e karşı küresel dayanışma sitesi NoOOXML‘den ve camia sitemiz Özgülükİçin.com‘dan izleyebilirsiniz. Sonuç: Oy veren 32 ana üyeden 24’ü OOXML’i kabul etti ve oy veren 71 üye ülkenin yalnızca 10’u OOXML’i reddeti. OOXML her iki kriteri de açık ara sağlayarak bir ISO standardı haline geldi.
Peki bu sonucun sonucu ne olacak? Kısaca tahmin ve kehanetlerimizi sıralayayım:- Onyıllardır kimi sıkıntılar yaşasa da genelgeçer ve tarafsız bir standart organizasyonu olarak kabul gören ISO’nun itibarı ciddi zara görecek. “Parayı veren düdüğü çalar” misali sahipli standartlar çıkarmak için dev şirketler Microsoft’u takip edecekler. ISO tabutuna ilk çiviyi kendi elleri ile çaktı…
- Son günlere kadar Microsoft lobi ve baskısına boyun eğenlerin daha çok yolsuzluğa bulaşmış ve çürümüş ülkeler olduğu düşünülüyordu. Bu tez tümüyle çöktü, hele Almanya ve Fransa gibi örnekler göz önündeyken. Artık tutunacak dalımız yok!
- ISO “vuruşması”ndan “zafer”le çıkan Microsoft yine de o kadar rahat değil. Bilgiye özgürce erişmeyi talep eden toplumların baskısı ile bonck boncuk terler döküyor yazılım devi. Ürünlerinde inovasyon sıkıntısı yaşayan, bunun ve tekelci taktiklerinin bir sonucu olarak gittikçe daha az sevilen Microsoft, eninde sonunda açıklığa ve özgürlüğe boyun eğecek. Keskin sirke küpüne zarar!
- ISO’nun yol vermesi, “temiz” ülkelerin de rica, minnet, rüşvet ve tehdide boyun eğmesi ardından açık ve özgür standartların en yılmaz temsilcisi olarak Avrupa Birliği kaldı. Microsoft’un tekelci taktiklerine ceza üzerine ceza kesen, en başında OOXML’in ISO standardı olmasını şart koşan, sonrasında OOXML oylamasında dönen dolapları cesurca soruşturmaya başlayan yine eski dünya oldu. Tekelciliğe, bağımlılığa ve güdülmeye karşı çıkanlar, AB ile aynı safta durun!
- OOXML’in yalnızca de facto “standart” olmakla kalmayıp ISO kabulü alması, başta OpenOffice.org olmak üzere tüm özgür yazılım geliştiricileri için kötü bir haber. Bir yandan açık standartlara vurulan bir darbe, diğer yandan da haksız rekabet için yeni bir platform. Terlemeye hazır olun, yol biraz daha yokuşlaşacak…
- OOXML’in standart olması, özellikle e-devlet uygulamalarında, otomatik olarak tercih edilen standart olmasını gerektirmiyor. AB’deki gelişmeler, örneğin Norveç’ten gelen haberler bu yönde. Rakibin gücünü, etki alanını ve nasıl pis oynadığını bilerek çalışmaları bu alana kaydırmak gerekiyor. Ayağa kalkıp mücadeleye devam!
Son bir söz de Türkiye ve TSE ile ilgili: Bizim de dahil olduğumuz bir girişim ile TSE’nin ISO oylamasındaki oyu EVET’ten ÇEKİMSER’e çevrildi. TSE’nin resmi açıklaması henüz elimizde değil, ama bu değişiklik için temel nedenlerin karar verme sürecinin yeterince katılımcı bir şekilde yürütülmemiş olması, buna karşın paydaşlar arasında bir konsensus oluşmadığının görülmesi, TSE yönetiminin tartışmanın geriplanı hakkında tarafsız ve yeterli şekilde bilgilendirilmemesi olduğunu tahmin ediyorum. Microsoft Türkiye’nin sürece dahil oluş şekli de kimi kuşkuları destekleyecek şekildeydi, ne yazık ki. Uzun süredir talep ettiğimiz açık ve katılımcı süreç işletilebilmiş olsaydı Türkiye’nin oyunu HAYIR’a da çevirebileceğimizi düşünüyorum, her ne kadar nihai sonucu değiştirmeyecek olsa da. Ancak TSE’nin inisiyatif kullanması ile Türkiye’nin lobi ve baskı etkisinde karar vermekten imtina etmesi dahi son derece önemli bir duruş. Çabalarımımızın geleceği için ümit verici bir gelişme. Sağolasın TSE!
-
Pardus 2008 Yolunda Önemli bir Gelişme
Resmi günlüğümden:
Tüm kullanıcılarımızın ve meraklıların Pardus 2008'i dört gözle beklediklerinin farkındayız. Geliştirme çalışmalarımız son hızla devam ediyor. 2008 kök dosya sistemi ile ilgili gelişmelere buradan ve buradan erişebilirsiniz. Çok yakın zamanda pencerelerimiz de çalışmaya başlayacak.
Pardus 2008'e ulaşacak yolun hayli kısaldığını söylemek mümkün. Buna paralel olarak organizasyonel olarak yapmamız gerekenler de var, ve bunlarla da ilgileniyoruz. Son proje toplantımızda bu konuda önemli bir aşama kaydettik: Sevgili Ekin'i Pardus 2008 Sürüm Yöneticisi seçtik. Kök dosya sisteminden son ürüne giderken ve sonrasında depomuzun üzerinde Ekin'in sevecen diktatörlüğü hüküm sürecek.
Pardus teknolojilerinin geliştirilmesi işini gözeten, eşgüdümü sağlayan ve ana geliştiriciler ile birlikte yöneten Teknik Direktör'ümüz sevgili Faik de diğer akıncı grubunun önünde yürümeye devam edecek.
Tüm geliştirici, katkıcı ve kullanıcılarımızdan Ekin ve Faik'e bu zorlu görevlerinde destek olmalarını rica ediyorum. Hayırlı olsun…
-
Pardus yeni stajyerlerini bekliyor!
Staj programımızı geçen yıl başlatmış ve sonuçlarından çok da memnun kalmıştık. Öyle ki stajyerlerimizden birini (sevgili Gökçen) tam zamanlı, ikisini de (sevgili Fatih ve Ozan) yarı zamanlı olarak ekibimize katmıştık. Diğer arkadaşlarımızın hemen hepsi de birlikte çalışmaktan keyif aldığımız ve ileride yine birlikte olmak istediğimiz özgür yazılım geliştiricileri haline geldiler. Staj projesi olarak geliştirilen bir ürün (Windows&tm; göç aracı) kararlı sürüm içinde yerini almaya hazırlanıyor, X yapılandırma aracı da Fatih’in staj çalışması üzerine inşa ediliyor. Kısacası Pardus Staj 2007 projesi bizim açımızdan pek bi’ başarılıydı…
Bizim acemiliğimizden olsa gerek, hazırlık, organizasyon ve yönlendirme konusunda kimi eksiklerimiz oldu. Etkinliğin azalması, ürünlerin kararlı sürümde konumlandırılamaması, motivasyon kaybı … nedeni ile kaçırılmış fırsatlar var, biliyoruz ve tahmin ediyoruz. Bu nedenle Pardus Staj 2008 projesine çok daha iyi hazırlanıyoruz. Bu kez stajyerlerimizi çok daha önceden havaya sokmayı, Gebze’ye geldiklerinde hızla oryantasyondan geçirmeyi ve iyi belirlenmiş ve Pardus açısından önemli hedeflere yönlendirmeyi planlıyoruz. Ayrıca geçen sene 12 olan stajyer sayısını bu yıl 15-20 arasına çıkarmayı da düşünüyoruz. Stajyerlerimizin hem Pardus projesi, hem de özgür yazılım dünyası için önemli bir genç ve yeni insan kaynağı oluşturduğunu düşünüyoruz ve bu kaynağa elimizden geldiğince önem vermeye ve özen göstermeye çalışıyoruz.
Pardus Staj 2008 projeleri burada, başvuruları bekliyoruz…