• Ay-fonum, vay fonum!

    Bilen biliyor, ama bir kez daha yineleyeyim: 6 yılı aşan bir süre bir Palm kullanıcısı oldum. Sonrasında bir ara Nokia 770’e sevdalandım. O kadar uzun olduğunun farkında değildim, ama 6 ay önce Palm’ımı hayatımdan tümüyle çıkarıp deyim yerindeyse “mobil teknolojisiz” bir yaşama geçtim. Bir ay kadar önce aldığım Nokia E60 “telefon” ile idare ediyordum. En son Nokia N800 duyurularına bakarak internet tablet görüşümü bir kez daha gözden geçirdim, ve fikrimde ısrar ettim…

    “İşte ben bunu arıyordum” diyebileceğim bir cihaz yoktu ortalıkta. Ta ki bugüne kadar! Dün meşhur CES fuarında Apple Computer Inc. CEO’su Steve Jobs keynote verdi ve şu cihazcığı duyurdu. Artık gün sayıp para biriktiriyorum… Budur, hatta biraz terbiyemizi bozarsak “oha yani! oha ki oha!”…

    Ben ki birleşik cihazlara karşıyım, ben ki smartphone düşmanıyım, ben ki şimdiki telefon(lar)ımda kamera bile bulundurmuyorum… Evet, ben artık bir iPhone manyağıyım! Bekliyorum…

    Ha, bir de Apple Computer Inc. bundan böyle Apple Inc. halini alıyor.

    From this day forward we’re going to be known as Apple, Inc. We’ve dropped the computer from our name.

    Bu konudaki yorumumu ise jabber’da bazı arkadaşlarla paylaştığım şekliyle ifade edeyim: “ben CEO’nun aynı zamanda akıllısını severim yahu!”

  • Devrim mi? Hayır! Anadol STC…

    Sevgili Erhan Ekici, özgür yazılım konusunda düşünen, gelişmeleri izleyen ve çözümlemeler yapan bir arkadaşımız. Yanılmıyorsam IBM Linux Merkezi’nde görevliyken, Pardus projesinin ilk zamanlarında tanıştık kendisi ile, fuar ve şenliklerde selamlaştık. Sonra, yine yanılmıyorsam, Erhan askere gitti ve geldi… Askerlik sonrasında da blog girdilerini izlemeye başladım.

    Neyse, Erhan’ın son blog girdisi Forrester Research şirketinin yayımladığı bir rapordan yola çıkıyor ve Pardus projesinin olası başarısını ve belki de bu konuda yapılabilecekleri irdeleme vaadi ile son buluyor. Takip edeceğiz gelişmeleri…

    Ama benim kafama takılan Erhan’ın yazısının sonuna koyduğu Devrim otomobili resimleri; anladığım kadarı ile projeler arasında bir ilinti kuruyor ve belki de Pardus’un sonunun da benzer olmasından endişeleniyor. Bu konuda ufak bir saptama yapıp bir görüşümü ve uygun görürseniz isteğimi belirtmek isterim.

    Gerek geliştirildiği kurumsal ortam, gerek geliştirilme koşulları, ortaya çıkan ürünün özellikleri ve projenin şimdilerde gelmiş olduğu aşamaya bakınca Pardus’u Devrim ile değil, Anadol STC ile ilintilendiriyorum ben. Bu, bence efsanevi, araç, Türk mühendisinin ve tasarımcısının yeteneğini ortaya koyan bir şaheser(di). Bu yetmezmiş gibi tasarım, planlama ve üretiminde çalışan ekibin her elemanı ilerleyen yıllarda büyük başarılara imzalar atan ve atmaya devam eden son derece yetenekli ve çalışkan gençlerdi. Son olarak da Anadol STC’nin “başarısızlığı”nın nedeni yalnızca zamanında Koç Holding’in (aslında Koç Ailesi) bu ürüne ve otomotivde bilgi birikimi ve rekabetçi ürün geliştirmeye yatırım yapmamak yönündeki kararıydı.

    Bundan sonra kullanılması için bir de Anadol STC resmi ekliyorum; meraklısına bu adres vebu adreste Anadol STC web siteleri mevcut…

  • there’s a new Pardus in town

  • AFCEA Sunumu

    7 Aralık günü Ankara’da AFCEA Türkiye tarafından düzenlenen bir etkinlikte Pardus’u tanıttım. Başta muvazzaf ve emekli subaylar, oldukça geniş bir katılım vardı ve sunuş soru-yanıtlarla birlikte 2 saate yakın sürdü. Hem de akşam saat 7’de başlamış olmasına karşın.

    Sunuma paralel olarak 256 MB hafızalı bir Pentium III 700 MHz makineye Pardus 2007 RC kurulumu yaptım ve sonuçta oldukça kabul edilebilir bir performans elde ettik. Bu arada yine P III bir makineye, bu kez 128 MB hafıza ile kurulum yapıp çalıştıran bir kullanıcımızdan bir e-posta aldık. Bunları, hele de sevgili Ali Işıngör‘ün son blog girdisi ile birlikte, göz önüne aldığımızda Pardus’un donanım konusunda nasıl da tutumlu olduğunu yinelemeden ve bunun da katma değer yaratmayan BT yatırımlarını gereksiz kılma yönündeki etkisini vurgulamadan geçemeyeceğim.

    Neyse, AFCEA semineri demiştik… Sunum dosyasına buradan ulaşabilirsiniz…

  • Memlekette güzel şeyler de oluyor

    İki bağlantı:

    Dağıtım dediğin böyle olur, Pardus 2007 RC…

    ve

    Corptech Kurumsal Teknolojiler Fuarı

    Her zaman olduğu gibi tüm ekibi kutluyorum…

  • erke: “elbette retoriğimizle kimilerini etkileyeceğiz”

    Zamanında… Zamanında, sevgili Abdullah Hoca şöyle bir icat yapmıştı:

    […] Abdullah Hoca bir madde icat ediyor, bir çeşit katı karışım, ve bu maddeden ufak bir elektrik akımı geçirildiğinde madde aldığından kat kat fazla enerjiyi ısı halinde dışarıya veriyor. Bir çeşit Ali Cengiz oyunu.

    […] elektrik akımı ile maddeye giren elektronlar “maddenin yapısının değişmesi” sonucu hafifliyorlar ve aradaki kütle farkı da “enerji olarak açığa çıkıyor”. Enerji “çekirdek bölgesi”nde değil de “elektron bölgesi”nde olduğu için de tehlikeli bir radyasyona neden olmuyor. Fasa fiso felan.

    Ben de Abdullah Hoca’yı, daha doğrusu onu alıp kanal kanal dolaştırmaya kalkan şarlatanları, fena halde eleştirmiştim. Hata etmişim… Abdullah Hoca’nın elinde bir çamur [sic] vardı, üzerinden akım felan geçiriyordu, ölçüyordu, gösteriyordu…

    Bugün bir emekli paşamız çıkmış,

    Buluş ile erişilen sistem çevreye zarar vermeyen, istenilen güç ve sürati sağlayabilen, doğrudan hareketin elde edilebildiği, yakıt gerektirmeyen bir kuvvet makinesidir. Bu sistemin çalışmasında maddenin atalet özelliğinden faydalanılmaktadır.

    Bu sistem ile çalışan makinelerde istenilen yerde istenilen miktarda elektrik elde edilebilir. Tüm kara, hava ve deniz taşıtlarında kullanılabilir.

    demiş. Zaten bu paşamızın yönetim kurulu üyesi olduğu Erke Erke Araştırmaları ve Mühendislik A.Ş. iki haftadır çeşitli gazetelerde çarşaf çarşaf “erke / bilimsel düşüncenin gücü” diye ilanlar verirmiş. Paşamız soruları

    Bugünün bilim literatüründe buluşun açıklanması için temel teşkil edecek bilgi yoktur. Bu nedenle buluşun dayandığı fizik ve matematik esasları Erke tarafından uygun görülen bir zamanda bilim dünyasına hediye edilecektir. Bu yüzden konuyu tartışmaya açmıyoruz. Kimseyi inandırma gibi bir amacımız da yoktur. Hatta bu buluşa inanılmaması bizi bilhassa mutlu eder. Çünkü başarılması imkansıza yakın bir iş olduğunun delilidir.

    Bu buluşun önemi düşünüldüğünde ve algılandığında yapılan açıklamaların neden bu ölçüde sınırlı olduğu anlaşılacaktır. Basın toplantısında amacımız bu buluşun Türk milletine aidiyetinin tescil edilmesidir. Takip etmenizi değerlendirmenize sunarız.

    Sunumda arz edildiği gibi patent başvuruları yapılmış olup, bu konuda süreç işlemektedir ve takip etmekteyiz. Dolayısıyla bu safhada teknik detayların açıklanmasının emniyet ve gizlilik açısından yaratacağı sorunları da takdirlerinize sunarız.

    Bulunan sistem ile ilgili ilk ürün çeşidi olarak ön gördüğümüz elektrik üretecinde seri üretim aşamasına gelinmiştir. 2007 yılı içerisinde ürünler halkımızın kullanımına arz edilecektir.

    minvalde geçiştirmiş.

    İsteriz ki bir sabah uyanalım ve bir şirketimiz enerji tüketmeyen motor yapmış olsun, bu sayede yıllardır eğitim, bilim, teknoloji, inovasyon liglerinde nal toplamışlığımızın intikamını alıverelim. Tek bir bilimsel yayın yapmadan, yüzyılı aşkın zamandır geçerliliği kanıtlanmış “akran değerlendirmesi” (peer review) mekanizmasını kullanmadan, bir iddiaya göre 15 yıldır gizli gizli çalışan alim ve mucitlerimiz, muasır medeniyetin on yıllardır milyarlar ve milyarlarca para harcayarak erişemedikleri noktaya geliversinler. Ekonomimizi, refahı paylaşma sistemimizi, insana (ve özellikle “öteki”ne) saygı duyma alışkanlıklarımızı geliştirmeden ve değiştirmeden AB, ABD, IMF, … karşısındaki ezikliğimizi yok edecek bir sihirli “Baltacı” formülü çıkıversin ortaya. Çalışmadan, üretmeden, rekabet etmeden, yalnızca ve zamanından 75 yıl sonra hala 10. yıl marşını söyleyerek önde ve ileri olabileceğimizi sanalım…

    Bir de sayfalarının tepesine Atatürk’ün lafını koymuşlar, “buluş”ları ile Atatürk’ün “bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacak” öngörüsünü gerçeklediklerini ilan etmişler. Basın toplantılarında da en ön sıraya hepsinin Atatürkçü olduğundan şüphe edilmez emekli paşaları, savcıları, malum basın mensuplarını dizmişler. Gerçek Atatürkçüler, hayatta mürşit olarak bilimi kabul edenler için dahi diyecek başka birşey kalmadı: “Öyleyse yıkıl Sezar!”

    Gerçi fazla okumam ve kaynak gösterilmesinden de hazzetmem, ama konuyla ilgili en aklı başında değerlendirme sanırım ekşi sözlük‘te yapılmış. Bizler de ilgiyle izleyelim bakalım bu komedya nereye varacak…

    Bir hafta sonra gelen değişiklik: Eşimin önerisi üzerine, aksini düşünüyor olsam da, sivri ve itici olduğu düşünülebilecek ve yine eşimin deyişi ile “yazının içeriğinin doğru şekilde algılanmasını engelleyebilecek” iki sözcüğü değiştirdim. Ben hala eski hallerine inanıyorum, ama ahalimiz biraz da böyle görsün bakalım…

  • Zangetsu’landım

    Bakıyorum da üç yıla varan web günlüğü maceramda pek çok blog sitemi kullanmışım. Önce Zope-Plone üzerinde bir yazılım, sonra Movable Type, sonra WebPress, sonunda sevgili Barış Metin‘in Boşboğaz‘ı. Bir süredir göz diktiğim Zangetsu‘ya geçişi de iki günlük yoğun bir çalışma ile hemen hemen tamamladım. Başta geliştiricileri sevgili Çağlar Onur ve sevgili Bahadır Kandemir, bu geçiş sürecinde bana katlanan tüm ekip arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Artık bu mekan ve görünüşle karşınızda olacağım, RSS beslemesi için de bu adresi kullanmanız gerekecek artık…

    Şimdi geçiş sürecinde yazamadığım yazılara girişmekte sıra…

  • Redmond: “Bir Cisim Yaklaşıyor!”

    Bugün, Microsoft Platform Stratejileri Genel Müdürü ve açık kaynak laboratuvarının (OSSL) başındaki şahıs Bill Hilf‘in Bilgi Üniversitesi’nde Microsoft ve açık kaynak (ve özgür yazılım) üzerine verdiği semineri izleme fırsatı buldum. Bill Hilf, deyim yerindeyse, “karanlık tarafa geçenler”den birisi; daha öncesinde IBM’in Linux ve açık kaynak (ve özgür yazılım) stratejilerini yöneten kişiymiş. Slashdot’da da epey kulakları çınlatılmış kendisinin…

    Hilf konuşmasının en başlarında “Microsoft’un bir özelliği vardır: Biz iş birliği yaptığımız her şirketle rekabet ederiz, her rakibimizle bir iş birliğimiz vardır.” diyerek açık kaynak camiası dışını da hayli ilgilendiren bir vurgulama yaptı. Fiili tekel durumu nedeniyle bu hal kaçınılmaz görünüyor. Daha da önemlisi, hangi iş ortağı ile ne zaman rekabete girişeceğine Microsoft karar veriyor ve eyleme geçiyor, bunun tersi bir örnek yok ortalıkta. İsterseniz ERP yazılımı üretenlere, veri madenciliği yazılımı üretenlere ve anti-virüs üreticilerine sorabilirsiniz 🙂 Alın size açık kaynak ve özellikle özgür yazılımın karşısına hemen her zaman diktikleri “Kodlarınız açıksa gelir akışından nasıl emin olabilirsiniz ki?” sorusunun bir varyasyonu: “Windows üzerinde çalışan yazılım (hatta Windows ile çalışan donanım) üretiyorsanız Microsoft’un ne zaman rakibiniz haline geleceğini nasıl bilebilirsiniz ki?” Özel olarak açık kaynağı kastederken Hilf, “Biz süreçlerle ya da topluluklarla rekabet etmeyiz, ürünlerle ve şirketlerle rekabet ederiz.” diyerek camiaya sıcak mesajlar gönderiyordu.

    Neyse, konuya dönelim. Hilf, OSSL’in amacı ve Microsoft içerisindeki işlevini üç maddede topladı: Teknolojiyi anlamak, kültürü anlamak ve değişim ajanı olmak. 300 civarında farklı donanımda 50 civarında farklı işletim sistemi ve dağıtım koşturan, özellikle Unix deneyimli, açık kaynağa aşina koca bir gruptan bahsediyoruz. “Teknolojiyi anlamak” özellikle birlikte çalışabilirlik konusunu içeriyor… “Kültürü anlamak” bana daha çok üniversite kapılarında simit satan gizli polisleri anımsattı. Microsoft’un özgür yazılıma karşı girişeceği harekatları planlamasa bile, uygulanmasında önemli rol oynayan bir ekip… “Değişim ajanlığı” ise Microsoft geliştirici ve ekiplerinin açık kaynak kültürünün çeşitli unsurlarından yararlanmalarını işaret ediyor.

    Hilf, PHP konusunda açık kaynak şirketi (?!) Zend ile yaptıkları işbirliğini şöyle açıkladı: PHP geliştiricilerinin %75’i Windows platformunu kullanırken PHP sitelerinin %75’i diğer platformlarda çalışıyormuş. Bu performans sıkıntısını gidermek için iç kaynaklara ek olarak bir açık kaynak şirketi olan Zend ile birlikte çalışmışlar ve ciddi performans iyileştirmeleri elde etmişler. Özellikle Microsoft’un kendi PHP motoru ile Zend arasındaki performans farklarını gösteren slayt çarpıcıydı, Microsoft: “Açık kaynak camiasının yaptığı yazılım benimkinden daha iyi. Benim aynı şeyi üretmem dış kaynaktan sağlamamam göre çok daha uzun sürecek ve pahalıya mal olacak. Sizin destek konusunda da iyi olacağınıza güveniyorum. Hadi iş birliği yapalım!” diyordu net olarak. Evet, iş birliğini camia ile değil, bir şirket ile yapıyordu. Ama ha Ali Veli, ha Veli Ali…

    Hilf OSSL’in amaçlarından birinin açık kaynak ile sahipli yazılım arasındaki “polarizasyonu azaltmak” olduğunu söyledi. Açık kaynağın ileride tercih edeceği en yaygın platformun Windows olacağına inandığını belirtti. Bunun zaten Windows’un gizli formülü (“Yeter ki beni kullansınlar…”) ile de uyuştuğunu söyledi.

    Bill Hilf, genel olarak makul ve mantıklı bir kişi izlenimi yarattı bende. Evet, şirketini seviyor pek çok Microsoft çalışanı (ve pek çok eski çalışanı) gibi; evet Microsoft ürünlerini de seviyor ve beğeniyor. Ama her güzelin bir kusuru vardır, değil mi?

    Fakat sorular esnasında sıra Microsoft-Novell anlaşmasına geldiğinde bu olumlu izlenimlerim sarsıldı. Bill Hilf bir anda kurumsal ağızla konuşmaya, kendisinin ne derece inandığı belli olmayan bir söylem kullanmaya başladı. Microsoft aşkı bu durumu kısmen gizliyordu, ancak böylesine akıllı (olması kuvvetle muhtemel) bir arkadaşın böylesine sığ ve kıymeti kendinden menkul bir tezi kabullenmesi pek kolay değildi. Hilf kısaca şunu söyledi: “Başka şirketlerle de patent değişimi yapıyoruz, burada bir anormallik yok. Ticari amaç gütmeyen açık kaynak geliştiricileri ve Novell müşterilerini patentlerle ilgili olarak dava etmeyeceğiz. Ama bizim de fikri mülkiyetimizi korumamız gerekli.” Microsoft’un olası özgür yazılım patent ihlalleri ile ilgili olarak bu ihlali yapan özgür yazılım camiasını değil de özgür yazılımları ürün haline getiren şirketlerden yalnızca birini muhatap alıyor olması, daha önce de vurguladığım gibi, en hafif deyim ile, hayli çarpık. Mealen “Novell’den başka kimse Linux satmasın, çizerim!” diyor.

    Bir de izleyicilerden birinin “Özgür yazılım bir devrimdir, açık kaynak ise bir dalga…” sloganı ile süslediği “Neden açık yazılım diyorsunuz da özgür yazılım demiyorsunuz” sorusuna “Ben işin felsefesi ile ilgilenmiyorum” abukluğunda bir yanıt vermesi olmadı. Teknik konular kadar işle ilgili konulara da hakim olan Hilf’in çok iyi bilmesi gerektiği gibi özgür yazılım-açık kaynak ayrımı felsefi bir ayrım değil, doğrudan fikri mülkiyetin nasıl üleştirildiği ile ilgili bir iş (business) ayrımı. Ama bu konularda gelecek zamanlarda daha çok yazacağım nasılsa…

    Sonuçta özetin özeti: Microsoft, açık kaynak (ve özgür yazılım) hareketinin yazılım sanayini ve kendi işini derinden etkileyecek bir rotada gittiğinin farkında. Ama potansiyel tehdidin büyüklüğünü, bu hareket ile nasıl başa çıkarken izlemesi gereken stratejiyi, vb. henüz belirleyememiş. Yalnızca “Bir cisim yaklaşıyor!” diye bağırmakta şu sıralar…

  • Bak Havoc Ne Diyor?

    Microsoft-Novell izdivaç töreni yüzgörümlüğünün (348 Mio ABD Doları) ödenmesi ile nihayetlendi… Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine!

    Sevgili Gürersan “Sen de iyice kes-yapıştır blogcularına döndün ha!” diyecek ya, pek çok sıfatının yanında DBus ana geliştiricisi olarak tanıtılabilecek Havoc Pennington‘un günlüğünden şu paragrafları almadan edemedim, özgür-sahipli-ticari yazılım bağlamında duruşunu pek de güzel koymuş ortaya:

    Just to be clear on one thing. I’m not against proprietary software on moral grounds. I use a fair bit of it for various reasons, though I’m also a huge open source fan and think open source’s practical and social benefits are unquestionable.

    If any company wants to write and sell proprietary software, then great for them – open source can compete on the merits. I would also work on proprietary software and be OK with it, though in practice I’ve never had a job doing so.

    This is not a religious argument about open source, it’s a matter of respect for a community that works together, and the wishes of creators. If I write something and put it under the GPL, then I want it under the GPL where all of us working on it can use it. I don’t want it to be made proprietary, for someone else’s benefit, due to some shady deal and legal technicality. Commercial yes (and encouraged), proprietary no.

    In Novell’s world, if I write something and GPL it, Novell will try to convince customers to buy support from Novell instead of from me (the original author) because of some nebulous, unspecified, almost-certainly-bullshit “IP issues” hinted at by Microsoft and legitimized by Novell for the price of $348 million.

    Dibine kadar hemfikir olduğum laflar…

    Sevgili Ali Erdinç’in hatırı kalmasın, şu sırada arkada Buddy Guy‘dan Damn Right, I’ve Got the Blues çalıyor…

  • “Tilki Tavukla Evlenir, Kümese Taşınırlar”

    Başlık cümlesini Dana Gardner’ın ZDNET’deki blog‘undan aldım. Haydi, bir de Red Hat’in tepkisinden görsel çalalım:

    Gündüz gözü ile Microsoft-Novell anlaşmasının bazı ayrıntıları çok daha ilginç görünüyor insanın gözüne… Basın bildirisinin sonlarında bir paragrafta diyor ki:

    Under the patent cooperation agreement, both companies will make upfront payments in exchange for a release from any potential liability for use of each other’s patented intellectual property, with a net balancing payment from Microsoft to Novell reflecting the larger applicable volume of Microsoft’s product shipments. Novell will also make running royalty payments based on a percentage of its revenues from open source products.

    Mealen, başta Microsoft Novell’e bir para verecek ve Novell bunun karşılığı olarak Microsoft’a herhangi patent davası açmayacak… Bu Microsoft açısından önemli, çünkü tarihi hayli eski fikri mülkiyet sıkıntıları vardı Novell ile. Sonrasında ise Novell sattığı Linux’lar için Microsoft’a bir yüzde verecek. Yani “Microsoft, Linux satacak.” Nası yani?!?

    Bu arada, Microsoft’un nasıl olup da olası fikri mülkiyet ve patent hakları ile ilgili olarak yalnızca Novell müşterisi olmayan Linux kullanıcılarını dava edebileceği konusu yalnız benim kafama takılmamış; başka yerlerde de sorgulanmış. Ve hatta yukarıda belirtilen “muhtemel rüçhan” hakkı ödemesinin GPL’e aykırı olduğu ve Novell’in böyle birşey yapamayacağı da bir yerlerde tartışılmış.

    Son olarak Microsoft’un hamlesini “Linux’u kabul ediş ve barış içinde bir birlikte yaşamı hedefleyiş” olarak görenlere katılmadığımı belirtmek isterim. Durum bu olsaydı Microsoft beş yıl gibi uzunca sayılabilecek bir zaman ufkunda kimi ürünlerini (örneğin Microsoft Office?!) “Novell’in Linux platformu”na taşıyacağını ilan edebilirdi. Hikaye tümüyle bir “parçala ve fethet” yaklaşımı, o kadar…