-
Neden Felis chaus?
Pardus 2007 sürümünü yayımladıktan kısa bir süre sonra yaptığımız değerlendirmede üç aylık sürelerle ara sürümler çıkarmamızın gerek geliştirme sürecimiz, gerekse kullanıcılar açısından çok yerinde bir yöntem olduğu kararına vardık. Bu arada, doğal olarak, paket güncellemeleri sürüyor ve güvenlik yamaları ile diğer uygun görülen güncellemeler paket depomuzda yerini alıyordu. Kısacası, bir anlamda üç işi birlikte yürütüyorduk: Pardus 2007 için paket güncellemeleri, Pardus 2007 ara sürüm için çalışmalar ve Pardus 2008 için geliştirme faaliyetleri. İlk ara sürümün çıkışı, sürüm yönetimi ve proje yönetimi açısından bizim için oldukça önemli bir kilometre taşı olacaktı.Bu arada ara sürüm için bir numaralandırma/isimlendirme kararı vermemiz gerekiyordu. Pardus 1.0’dan Pardus 2007’ye geçişimiz ardından yıl temelli sürüm numaraları kural haline gelmişti. Ama ara sürümleri nasıl adlandıracaktır. Ayrıca isim verme (“İstanbul” önerilmişti sanırım), 2007.1, 2007 +I , 2007 rev.1 vb. pek çok öneriyi çekirdek ekip olarak değerlendirdik ve 2007.1, 2007.2, … diye giden bir serinin en anlamlı adlandırma olacağına karar verdik. Bu şekilde hem ana sürümden (Pardus 2007) fazla uzağa düşmemiş oluyor, hem de pek çok teknik detayı (2>1 temel kuralından hareketle) çözebiliyorduk. Mutluyduk, gururluyduk, dağıldık…
Fakat teknik açıdan bu kadar basit olan iş sosyal açıdan aynı basitlikte ilerlemedi, doğal olarak. İki hafta kadar önce gelen habere göre, özellikle Pardus 2007.1 CD’sini dağıtmak isteyen bilgisayar dergileri ve Pardus projesinin basın ilişkilerini yürüten artistanbul ajansından sevgili Ali Işıngör, ara sürümün Pardus 2007’den farklılığını vurgulamak istiyorlardı ve bu açıdan “.1” son eki yeteri kadar etkili olmuyordu.
Bu karmaşık durumda projenin başlangıcından beri çok az uyguladığım, ve gerek olmadıkça başvurmamayı tercih ettiğim bir yöntemi kullandım: Çok dar bir grupla çalışıp son kararı katılımcı olmayan bir şekilde oluşturdum. Başlı başına bu durum bile kimi geliştiricilerimiz ve kullanıcılarımız tarafından uygun görülmeyip, “Ama şöyle şöyle yapmalıydın …” diye eleştirilebilir; farkındayım. Fakat kimi durumlar kimi seçenekleri zorunlu kılıyorlar, benim izlenimim de bu kararın da bunlardan biri olduğu…
Hikayeye geri dönelim, Pardus 2007.1 numaralandırması güzel olmakla birlikte bir de sürüm adı kullanmanın çeşitli açılardan yararlı olacağı açıktı. Teknik ekip ve isteyenler Pardus 2007.1 ya da kısaca 2007.1 diyerek son derece kolaylıkla dertlerini anlatabilirken, basın dahil isteyenler sürüm adını ön plana çıkarıp farklılığı vurgulayabileceklerdi. Çok hoş… Ama sürüm adı ve izleyen ara sürümlerde kullanacağımız sürüm adları ne olacaktır? Bu noktada birkaç kriter belirledim: 1. Sürüm adları yıllarca aynı kavram çerçevesinde belirlenebilecek şekilde geniş bir isim havuzundan seçilebilmeli, 2. Sürüm adları “Pardus” markasının önüne geçme olasılığı olan kolay söylenen ve akılda kalıcı isimler olmamalı, her zaman Pardus ismine gereksinim duyulmalı, 3. Bu nedenle sürüm adları kullanım süreleri dolduğunda, yani bir sonraki ara sürüm ya da ana sürüm çıktığında, unutulmalı, 4. Mümkün olursa sürüm adları ile bir hikaye anlatılmalı ya da bir mesaj verilmeli. Benim gözümden bakınca diğer sürüm adı ya da kod adı kullanan dağıtımlar (Debian, Ubuntu, Mandrake gibi) kısmen ya da tamamen bu kuralları sağlıyorlardı, biz de yeni bir keşif yapmak yerine mevcut bilinenleri kullanıyorduk: Açık kaynak 😉
Sıra bu kriterlere uygun sürüm adını bulmaya gelmişti. Diğer adayları anmayacağım burada, “Ama yahu, şu daha iyiymiş…” çıkışlarını alevlememek amacıyla. Sonunda kazanan Türkiye’de yaşayan ya da yaşamış, endemik, nesli tükenmiş ya da tehlikede hayvanların Latince isimleri oldu. Gerek iklimi, gerekse coğrafi konumu nedeniyle Türkiye biyolojik çeşitliliğin üst düzeyde olduğu bir bölgesinde dünyanın. Buna karşın doğaya olan saygısızlığımız ve umursamazlığımızla bu çeşitliliği tehdit ediyoruz, biz “iki ayaklı canavar”lar. Türkiye’den ve dünyadan kullanıcılarımıza bu iki önermeyi iletecek bir mesaj, bu tür isimleri. Bunun yanında önümüzdeki haftalarda topluluk portalımızın hayata geçmesi ile Türk basınından, internet sitelerinden ve çeşitli sivil toplum örgütlerinden ilginç işbirlikleri ile bu mesajı daha kuvvetlendirme ve yaygınlaştırma yoluna gidebileceğiz. Sevgili Pardus ve bu sevgili kardeşleri sizlere ve tüm Pardus kullanıcılarına sürekli çevremiz ve kürenin geleceği için yapmamız gerekenler olduğunu anımsatacak…
İşte Pardus 2007.1 Felis chaus‘un vaftiz hikayesi. Teknik konudan ara sürümün özelliklerini çekirdek ekip, Felis chaus’un hikayesini de çeşitli basından öğreneceksiniz önümüzdeki günlerde. Sürüm mü ne zaman çıkacak? Bu hafta içerisinde, biraz sabır…
-
Pardus Ideas for Google Summer of Code 2007
This year we have decided to participate to Google Summer of Code and completed our application as of yesterday. Our in-house developers have come out with a number of very nice project ideas, which are good-to-have features in Pardus, either based on Pardus technologies or very closely related to the ease-of-use design goal we have. You may reach our GSoC ideas page here. Any further suggestions will be discussed at and proscpetive students are encouraged to join to the gsoc e-mail list at pardus.org.tr.
-
Bu da bizim ayıbımız olsun…
Biz ileriye gitmek istiyoruz; bizi Çin’in gerisine, Kuzey Kore sırasına itmek isteyenleri kovun…
O savcıları kovun… o yargıçları kovun… o yasaları yırtın atın… o yasa koyucuları kovun…
Bu da bizim ayıbımız olsun… ama bir daha olmasın!
-
“Acemiden Uzmana Tüm Detaylarıyla” Pardus
Bir süredir geliştiricilerimizin bir kısmının da dahil olduğu heyecanlı ve hummalı çalışmalar sona erdi ve BytePlus dergisinin Şubat 2007 Pardus Özel Sayısı piyasaya çıktı. Başta Pardus’un basın ilişkilerini yürüten sevgili Ali Işıngör olmak üzere katkısı geçen herkesin, özellikle Byte yazarlarının ellerine sağlık.
Dergide neler mi var? Şunlar var:
- Linux Nedir? A. Murat Eren
- Pardus Kurulumu
- Pardus Projesi A. Murat Eren
- Pardus, Dün ve Yarın Erkan Tekman
- Windows Kullanıcılarına Linux Rehberi Aziz Şahin Özdemir
- Pardus’ta Yabancılık Çekmeyin: Bir Pardus Macerası Daron Dedeoğlu
- Kurulumsuz Linux Keyfi Hüzeyfe Önal
- Pardusça Eğlenceye Merhaba Daron Dedeoğlu
- VMware Pardus’ta Ali Rıza Babaoğlan
- VirtualBox ile Sanallaştırma
- Dosya Aktarımına Çözüm Çağatay Çebi
- Linux’ta Dosya Sistem Hiyerarşisi Çağatay Çebi
Evet, benim de, naçizane, bir yazım var dergide; şimdiden uyarayım, boşuna reklamını yapmıyoruz 😉 Pardus’un güçlü taraflarını ve başarısının sırlarını özetlemeye çalıştım, kendi bakış açımdan:
Pardus projesinin Türkiye’de özgür yazılım için “milat” niteliğinde bir aşama olduğunu sanırım herkes kabul eder. İşletim sistemi pazarına etkilerini ise yeni yeni görmeye başlıyoruz, henüz çok iddialı konuşmak için gerekli ortam oluşmuş durumda değil. Çok belirgin olmayan, ama özellikle biz Pardus geliştiricilerinin gönülden inandığımız bir nokta da Pardus’un bilişim sektörümüz, özellikle yazılım sanayimiz açısından çok önemli bir fırsat teşkil ettiği ve düzgün değerlendirilmesi durumunda ekonomik ve stratejik bir atılımın temelini oluşturabileceği.
Peki, daha üç yıl önce ismi (ki o zamanki ismi Uludağ projesi idi) çok dar bir çerçeve dışında duyulmamış bir çalışma nasıl oldu da bu noktaya erişebildi?
En İyi Geliştiriciler, Mükemmel bir Takım
[…]
Açık Geliştirme ve Karar Verme Süreci
[…]
“Özgürlük için…” Yaklaşımı
[…]
Neden ve Hangi “Ulusal”?
[…]
Başta sevgili MEren‘in harika Linux yazısı olmak üzere doyurucu içerik ile birlikte Pardus 2007 ISO görüntüsü ve son derece güncel tam paket deposunu edinmek için en yakın gazete bayiine kadar gidiverin, hediyesi 10 YTL imiş…
-
il y a un nouveau Pardus en ville
Pardus est une distribution très intéressante. Elle a été bien conçu et vient avec un excellent choix logiciel. Peu, nombreux, les logiciels offerts sont d’une grande qualité et les versions utilisés sont très récentes. Le côté le moins pratique est l’absence ou presque du français, néanmoins, nous espérons que nos astuces pour franciser ce super OS vous aideront car c’est son seul défaut et il serait dommage d’y lever le nez que pour cela. En résumé; facilité, excellente détection matérielle, robuste, véloce, prompt, très stable, codecs/plugins/pilotes propriétaires, bref elle a tout pour plaire!
Voilà plus d’une semaine que nous la testons sur deux ordinateurs et nous ne pourrons nous en départir! Elle devient donc le système principal de notre 64 bits, même si elle est compilé en i686 (32 bits). C’est sans doute la distribution qui nous marquera le plus cette année!
-
Orhan Pamuk: “Babamın Bavulu”
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazarımız Orhan Pamuk’un 2006 Nobel Konuşması ile birlikte 2006 World Literature dergisi Puterbaugh Ödülü ve 2005 Alman Kitapçılar Birliği Barış Ödülü konuşmalarını içeren kitapçığı Babamın Bavulu bu hafta piyasaya çıktı, aldım ve sindirerek okudum. Pamuk’un Nobel konuşmasını araba kullanırken parça parça radyodan dinlemiş ve son kısmını da TV’den izleyebilmiştim. Daha rahat bir ortamda, algı kanallarım daha açık takip edemediğime yanıyordum, ama arada metni internetten vb bulup okuyup ve dinlemekle de uğraşmamıştım; isabet etmişim. İki pek önemli konuşma ile bir arada, güzel bir sunumla elimizde…

Nobel konuşmasından üç kapsamlı alıntı yapmak istiyorum, benim anahtar önemde gördüğüm bu alıntılardan keyif alıp kitapçığın tümünü okumak isteyenler çıkarsa çok sevinirim. Önce Pamuk’un sevmeyenlerinin neden çok olduğunu kendi sözcükleri ile -ki Orhan Pamuk’un sözcüklere ne derece önem verdiğini biliyoruz, bilmiyorsak da konuşmasında anlatıyor- öğrenelim, ve daha fazlasını:
Evet, insanoğlunun birinci derdi hala, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik… Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmelerdir… Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışarı vurulan bu hayalleri, kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Bat dünyasında da Rönesans’ı, Aydınlanma’yı, modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendine beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.
İlerleyen sayfalarda Orhan Pamuk’un neden Nobel ödülünü hakettiğine dair bazı ipuçları var, hem de Pamuk’un (ya da iyi bir romancının) nasıl yazdığını ve yarattığını özetleyen pek hoş bir parça, kulak verelim:
Çocukluğumda ve gençliğimde hissettiğimin tam tersine artık benim için dünyanın merkezi İstanbul’dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, aynı zamanda otuz üç yıldır insanlarını, sokaklarını, köprülerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık yüzlerini, ve yabancı, korkutucu gölgelerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini hepsiyle ayrı ayrı özdeşleşerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem, bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.
Son olarak hayli hallice bir alıntı yapacağım, Orhan Pamuk’un “neden yazıyorum” sorusuna yanıtı; aslında daha pek çok soruya yanıtı, Pamuk’un kim olduğuna dair pek çok ayrıntı, bazı dangalaklarca “kaçtı” şeklinde yansıtılan son hicretinin nedeni, daha neler neler… burada:
Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en sevilen soru şudur: Neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Gerçekliğe onu ancak değiştirerek katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, öteki yazıyı, bu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikaye uydurmanın ve kurmanın zevkleri için yazıyorum. Tıpkı bir rüyadaki gibi gidilecek başka bir yere bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.
Yalnızca birkaç cümlede, birkaç sayfada o kadar çok şey anlatıyor ki Orhan Pamuk. hiç bir kitabını okumayanlar, alsınlar ve üç konuşmasını okusunlar; milliyetçi, ulusalcı, şu bu nedenlerle hoşlanmayanlar en azından bu kitapçığı bir okusunlar; “Orhan Pamuk zor okunuyor” diyenler alsınlar okusunlar, “zor okunsun ki herkes anlamasın” diyenler okusunlar ve konuşma içerisinde ya da konuşmalar arasında gediş-gelişleri, alt metinleri keşfetmenin keyfini, esrarı aralamanın zevkini yaşasınlar; “neden okuyayım ki?” diye soranlar alsın okusunlar…
Sevgili Orhan Pamuk, yazmaya devam et… Dünyanın bu kadar güzel yazan insanlara ihtiyacı var, hele bir de benim anadilimde yazıyorsun ya, daha ne isteyeyim!
-
GNU, Pardus, vesaire…
Geçtiğimiz günlerden birinde, bir sevgili Pardus geliştiricisi, başka bir konuda yazdığı mesajın arkasına hayli uzun bir eleştiri ve saptama listesi eklemiş. Ben de söz konusu noktalarda nasıl düşündüğümü ya da Pardus projesinin nerede durduğunu açıklamaya çalıştım. Bu metnin epey zamandır yazdığım GNU, özgür yazılım, vb konularını algılama şeklim açısından pek yerinde olduğunu düşündüğümden bu sevgili geliştiricimizin de izniyle soru ve yanıtları sizlerle paylaşıyorum. Bana bu fırsatı verdiğin için teşekkürler Talha…
[…]
Yine bu konuyla ilgili olarak Erkan’in gectigimiz hafta Stallman’in bir konusmasi konusunda yaptigi yorum ve GPL3’e “negative to very negative” baktigini soylemesi dikkatimi cekti. Kisisel dusuncelerinize sonuna kadar saygiliyim. Bunlari tabiki kisisel blog’larinizda dile getirmekte de ozgursunuz ama konu “Turkiyenin dagitimi Pardus” projesi oldugunda bazi konular daha acik olmali diye dusunuyorum:
Kişisel düşüncem “ama”lardan olabildiğince uzak durmaktır, bu nedenle yukarıdaki cümleni “… özgür değilsiniz” diye algıladım.
İspanya’da yeni tanıştığımız ama çok hızla birbirimize ısındığımız bir arkadaşla bir küsur saat GNU, free, Stallman konularını konuştuk; istim üzerindeyim anlayacağın.
Linus Torvalds’ın GPLv3 konusunda olumsuz düşünmesi benim düşünmemden daha küçük sorun yaratmıyor kanımca, ya da OSI’ın ya da mySQL’in. GPLv3 konusunda sıkıntıları olan tek kişi değilim, olacağımı ya da kalacağımı da sanmıyorum. EUPL konusunda da son derece olumsuz görüşlerim var ve AB yetkilileri ile de paylaştım bunları. GPLv2’nun özgür yazılımın gelişmesinde daha uzun uzun yıllar hizmet verebileceğini düşünüyorum ve özellikle iş dünyasının hala endişe ile yaklaştığı bu metni daha radikal bir metinle değiştirmenin özgür yazılım için yanlış bir adım olacağını düşünüyorum…
1- Aralik ayinda Erkan’a ozgur olmayan bilesenlerin kaptan programi tarafindan ayrica ve kullanicilarin bilgisi dogrultusunda yuklenmesini onermistim. Gorkem bunun muhtemelen iyi bir fikir oldugunu soylemis, Erkan da o an yogun olduklarindan dolayi bana sonra donecegini soylemisti. Bu ozelligin Pardus’un bir sonraki surumunde gelecegini umuyorum. Ama diger tarafatan Pardus web sitesinde “Pardus nedir” baslikli bolume baktigimda Linux veya GNU hakkinda en ufak bir bilgi veya baglanti verilmemesi de gozumden kacmiyor degil.
Pardus’un temel hedefi kullanıcısına olabildiğince tam ve kolay kurulabilir bir sistem sunmak. Bu nedenle YALI’yı olabildiğince az etkileşimli yaptık; bunu pek değiştirmeyi düşünmüyoruz. Benim tercihim “just works” tipi bir dağıtım oluşturmak, bir nevi Marc Shutlleworth’ün Ubuntu’su gibi. Bu nedenle kullanıcıyı “bu özgür, bu değil” tipi ayrıntılarla uğraştırmamak gerekli.
Pardus web sitesinde GNU ve Linux’un çok görünür olmamasının nedeni Pardus 1.0 öncesinde alının bir markalaştırma stratejisi kararı sonucudur ve bilinçlidir. Bunun değişme zamanı gelmiş olabilir, tartışılabilir. Ortalıkta Debian gibi ilk paragrafta GNU ve Linux diyenler olduğu gibi Red Hat ve Fedora gibi bir marka (RHEL) adı dışında Linux ve hiç GNU kullanmayanlar da var. Kimse Red Hat’in GNU ve Linux için Debian’dan daha az şey yaptığını söyleyemez. Pardus’u da web sitesinde sözcük arayarak değerlendirmemek gerekir. [devamı aşağıda]
2- Turkiye’de bircok kisi Linux’la Pardus sayesinde tanisiyor ve tanisacak. Insanlari ozgur yazilim konusunda egitmek ve bu konuda coook hassas olmak sizin sorumlulugunuz. Sonra mail-listlerinde, forumlarda vs yeni kullanicilardan “cok guzel bir isletim sistemi yapmissiniz. iste Turkun gucu. Windows’a rakip isletim sistemi yaptik heyy” diye mesajlar geliyor.
[yukarıdan devam] Unutmayın ki Pardus her platformda özgür yazılımı ve özgürlüğü vurgulayan, duruşu ile hep GPL destekçisi olmuş bir projedir. TÜBİTAK kapsamında yürütülen bir projenin GPL ile yayımlanmasında ilktir, LKD’nin dahi imzasını attığı “açık kaynak” hareketine doğrudan katılmayıp açık kaynağın yalnızca ve sadece özgür yazılıma giden yolda bir durak olduğunu savunma konusunda da neredeyse tektir.
3- GNU/Linux’un (bakin az once Linux demistim, burada da GNU/Linux dedim ornegin) Windows’dan farkini insanlara iyice anlatmazsaniz projenin basarili olmasi da zorlasacaktir zaten. Ozgur yazilim yayginlasirken ilerde ulkemizin Brezilya’nin dustugu duruma dusmesini istemezsiniz herhalde. Bu konuda su yaziya bir bakmanizi oneriyorum: http://www.linux.com/article.pl?sid=07/01/17/2018227 Uzun lafin kisasi egitim konusu onemli.
Brezilya’daki “başarısızlık” öyküsü, ya da başlangıcı, iki haftadır benim de üzerinde gidip geldiğim bir yazı. Pardus projesi olarak bu konuda sorumluluğumuzu çok dikkatle yerine getiriyoruz. Özellikle yalancı cennetlere inanmamak, gücümüzü yanlış tahmin etmemek, doğru hızda ve doğru yoldan büyümek çok önemli. Brezilya, bence, ideolojik atılganlığın sosyal ve teknik hazırlıklılığı boş verip eyleme geçmesinin ceremesini yaşıyor. Yine bence, bu açıdan gerekli temel eğitim proje yönetimi ve fizibilite konularını içerir, özgür yazılım felsefesinden önce.
4- Ayrica madem ki bu ulusal bir proje, bu konuda hassas olan diger kisilerin dusuncelerine de saygi gostermeniz gerekmiyor mu? Yani neden bu konuda emek sarfeden, sarfedebilecek olan diger kisileri de kendi tarafiniza cekmek yerine uzaklastirasiniz?
Kimsenin düşüncesine saygı konusunda bir kusur içerisinde olduğumu sanmıyorum. Ama, başta da dediğim gibi bu saygı kendi düşüncemi gizlemek anlamına gelmemeli. Pardus geliştiricilerinin hepsi ile, hatta Enstitü çalışanı olanlar ile dahi, aynı düşüncede olduğumu sanmıyorum. Kimseyi yabancılaştırdığımı da sanmıyorum. Başa döneyim [GNU/]Linux ibaresini kullanmamak bir marka stratejisi, ancak Pardus özgür yazılımda Türkiye’nin en anlamlı ve önemli projesi ve evanjelisti; emin olabilirsiniz.
5- Ornegin ben ekonomi doktorami daha tamamlamadigim halde hali hazirda 3 yayin bitirdim bunlarin 2si Linux ve ozgur yazilim uzerine. Ileride de Pardus ve diger ozgur yazilim projeleri uzerine cok sayida yayin yapmak, Pardus’a katkida bulunmak ve Pardus’un yayginlasmasi icin de elimden geleni yapmaya devam etmek istiyorum. Diger taraftan da ozgur yazilim vs acik kaynakli yazilim tartismasinda ozgur yazilimi destekliyorum. Her ne kadar cilgin olsa da Stallman’in gerekli bir cilgin oldugunu dusunuyor ve bircok dusuncesine katiliyorum. Ne olursa olsun yillardir savundugu degerlerden taviz vermedigi icin de kendisine saygi duyuyorum. Ayrica sizin gibi ben de ozgur yazilima ve ozgur yazilimin Turkiye’de basarili olacagina, ulkemize uzun vadede cok buyuk kazanclar sagliyacagina da sonuna kadar inaniyorum.
Sizin Aralık’taki mesajınıza (hala) yanıt veremememin nedeni de benzer şeyler, önce Pardus 2007 sürüm çalışmaları, sonrasında özgür yazılımın Türkiye’nin BT stratejisinde oynayabileceği rol konusunda akademik bir çalışma, “özgürlük” ve “özgür yazılım” laflarını bolca barındıran çok sayıda popüler yazı ve röportaj, ve sonrasında Pardus’un bu konuda oynayabileceği yol konusunda proje, etkinlik ve iş planları… Bir-iki haftaya kadar epey yüklü yapılacaklar listemi hayli hafifletip iş ve ekonomi konusuna gelebileceğim; o zaman sizinle bu konuda da bağlantıya geçeceğimden emin olabilirsiniz…
6-Bu dusuncelerim isinginda zaman zaman GNU/Linux isminin kullanilmasi veya newsletterda bu sekilde gecmis olmasinin kime ne zarari var? Eger zarari varsa bu durumda ne olacak? Yani benim gibi kullanicilara “biz boyleyiz. Pardusu biz yaptik. kimseye de ihtiyacimiz yok. isinize gelirse” mi diyeceksiniz? bu konuda beni bilgilendirebilirseniz sevinirim.
Bahsettiğim gibi bu marka stratejisi, ilk kez duyanlara Pardus’u (Panthera’daki gibi) ve işletim sistemini anlatmak zorunda kalalım istedik; GNU’yu, özgür yazılımı ve Linux’u değil. Merak etmeyin ikinci sırada Linux ve özgür yazılım geliyor, GNU’dan ben kişi olarak çok söz etmiyor olsam da GPL’in kulakları sıkça çınlıyor.
Tırnak içerisindeki ifadeler ise ne benim, ne de Pardus projesinin herhangi bir üyesinin ağzından ya da kaleminden çıkmamıştır; çıkmayacak da. Nüans başka şey, taban tabana zıt olmak başka.
Eğer kastınız “GNU/Linux ibaresi olmazsa Pardus’a katkıda bulunmam” diyenler ise burada durum biraz karışık. Ürünün adı, markası Pardus, Pardus Linux ya da Pardus GNU/Linux değil. Sanırım kararımız markayı korumak yönünde olacaktır. Unutmayın ki Pardus’un hedefi yalnızca özgür yazılım evanjelizmi değil; aynı zamanda sürdürülebilir bir iş organizasyonu ve ekosistemi oluşturmak. Bu nedenle bazı iş kararlarını dikkatli almak ve yürütmek gerekiyor.
[…]
Not: Shuttleworth’ün l’lerini kontrol ettim de Torvalds’ın h’sini atlamışım. Bunu hep yapıyorum ben, sevgili Çağlar anımsattı yine, teşekkür ederim. Ama sloganımızı atalım yine: Özgür yazılımcıların isimlerini bilmemek özgür yazılımcı olmamak anlamına gelmez…
-
repeat after me: a new … pardus… in … town
Still looking for that perfect desktop distro? Then don't overlook Pardus Linux 2007. It might not be the hot favourite with the mainstream IT publications — and it certainly doesn't have the budget to plaster Linux websites with ads — but this Turkish distro comes with enough innovation and polish to make it one of the best new Linux distributions of 2007.
Sevgili Béranger‘e bağlantı için teşekkürler // Thanks goes to our dear Béranger for the pointer
-
iDABC related: EUPL, OSOR, things…
Yesterday I attended the IDABC Open Source Software 2007 event in Free Software World Conference in Badajoz.
One of the first presentations of the session was on the EUPL, European Union Public License; which has been approved by the European Commission on January 7th, this year . The final text for the license is here.
Patrice-Emmanuel Schmitz from Unisys made the very-few-slides presentation, and basically told two things:
- EUPL was necessary to cope with EU languages, EU regulations, and warranty conditions. It’s not put forward as an alternative to GPL, but came out of to relieve some uneasiness from the EU public organizations, and governments.
- EUPL is “compatible” with GPL, means if you use GPL code in an EUPL program you may license it with GPL, or if you use EUPL code in a GPL program you may license it with GPL; by the way these “may”s are “have to”s from GPL perspective, thus “compatibility” means it may be engulfed in GPL. It is stressed that you have to make some changes to an EUPL code in order to license it under GPL, but this is just a trivial condition.
I have had several concerns regarding EUPL, since the day I’ve first heard about it. I think it is not necessary to invent a new free license, which, eventually might be enforced throughout EU, as an alternative to GPL. I think it is more clever to use a second document for EU public organization contracts, which will be some kind of amendment or addendum to GPL. I addressed two questions to Patrice-Emmanuel, here they are and summary of replies from him and Barbara Held of IDABC:
- What are the differences between EUPL and GPL? Only minor things related to the three problem areas? Or something in addition? We are not comparing the licenses, the EUPL is a very simple document, it is not accepted to solve all the problems, we are not going to evangelize EUPL as an licensing alternative.
- What is the position of EUPL regarding the hijacked freedoms that RMS talks about? DRM, patents, Tivo-ization, and such? Where does EUPL stands as compared to GPLv2 and GPLv3? The EUPL came out of certain necessities, so it is not involved with issues which are more open to discussion.
My position regarding EUPL is not changed, I think it is an unnecessary and somehow irrelevant EU digression. For some other views you may have a look at here or here. Just as a reminder, I have negative to very-negative thoughts about the GPLv3, as well. The rest of the session was focused on the infamous OSOR (Open Source Observatory and Repository). The main idea is to collect the free software prepared for public organizations in a central repository, so as other public organizations will be able to reuse them. The project has been tendered and the bid went to Unisys. Now they, and their project partners, are working on OSOR, which will be operational late this year.
OK, I, as always, some concerns regarding this OSOR thing. First, yesterday we’ve heard about several repository projects from all over Europe, some being highly successful and/or ambitious. Among them were three (yes, 3) repositories from three different juntas/xuntas from Spain. Apparently their audience is quite limited, their applicability and effectiveness is highly controversial; still they are insisting to have these local repositories. I don’t think (correct me if I’m wrong) these junta/xunta territories are large enough markets to have some scale economy for reuse of free software only within the territory. They have to get together, I understand their concerns regarding cultural differences and importance of local administrations, still it does not look quite right to me.
The second, and the more important, concern is about the profile of stakeholders. In previous OSOR meetings it was possible to see people from some vendor companies or agencies which have very strong interactions with commercial world. In Badajoz there only are academicians, public organizations, and EU staff. Without the guys sitting on the other side of the table, I don’t think this will work! I’ve asked questions along these lines to the project group in November meeting, and have not got convincing answers. Things have not got better in three months, and the future of OSOR does not seem too bright…
Later edit: The language I’ve used in the last paragraph have been found offensive by the IDABCE/EU officials. I’ve smoothed the terms a bit, though I insist that the OSOR project is not a wise invesment on EU side.
More later edit: The opinions expressed here are solely mine, and does not represent neither Pardus project, UEKAE, TUBITAK nor any other entity. If you are interested in the official Turkish position and policiy regarding OSOR and other issues please visit the related State Planning Organization web site.
-
31 yıl önce bu hafta
Uzunca bir süredir İngilizce yazılara ağırlık verdiğimi hicapla gözlüyorum, ve şöyle bomba gibi bir yazı patlatacak doğru dürüst bir şeyler çıkmasını bekleyip duruyordum. Dün akşam sevgili Görkem ile birlikte bir kaç saat özgür yazılım, üniversiteler, şirketler, donanım tanıma, destek planları, … üzerine çene çalma fırsatı bulduğumuz sevgili “yeni arkadaş”ım Damiano‘nun Bill Gates’in Homebrew Computer Club’a (“Ev Yapımı Bilgisayar Kulübü”) yazdığı açık mektuptan bahsetmesi tam da aradığım fırsat oldu!
Bundan neredeyse tam 31 yıl önce, 3 Şubat 1976’da sevgili Bill Gates HCC’ye bir açık mektup yazıyor ve Micro-Soft’un Genel Ortak’ı olarak HCC üyelerinin kendi yazılımlarını kopyalaması ve dağıtmasından duyduğu memnuniyetsizliği bildiriyor. Metin, sahipli yazılım çağının habercisi gibi; diğer yandan da bazı şeylerin 30 yıl boyunca nasıl değişmediğini de gösteriyor. Neler mi diyor Bill Gates, işte bir kaç alıntı:
Bu neden böyle? Çoğunuz hobicilerin çoğunluğunun yazılımları çaldığının farkında. Donanım için para vermelisiniz, ama yazılım paylaşılacak bir şeydir. Onun için çalışan insanların paralarını alıp almaması kimin umurunda?
Yaptığınız şey kaliteli yazılım geliştirilmesini engellemektir. Kim hiçbir şey karşılığında profesyonel iş yapabilir ki? Hangi hobici programlamaya 3 adam-yıl ayırıp hataları bulur, ürünü belgeler ve sonra da bedavaya dağıtır? Gerçek, bizim dışımızda kimsenin hobi yazılımına böyle çok para yatırmadığıdır.
Oy oy… Sağlam laflar değil mi? Öyle netekim…
Herhalde bu doküman yazılım karşılığında para ödenmesi, aksi davranışın bir nevi hırsızlık (=korsanlık) olduğu, bedavaya mama olmadığını açıkça kayda geçen ilk belgedir. Sahipli yazılım ve dolayısı ile kapalı kaynak kodu iş planı buradan çıkmış işte…
Öte yandan Bill Gates’in sorularına omuz silkip farklı bir yol izleyenler de olmuş. John Markoff’un What the Dormouse Said: How the 60s Counterculture Shaped the Personal Computer Industry (amazon.com’da burada) isimli kitabında anlattığı gibi. Radikal politika, pop, uyuşturucular ve yeni teknolojinin birbiriyle bağlantılı olduğunu iddia eden ve özgür yazılımın gelişmesini hippi kültürüne dayandıran ilginç bir kitap(mış) kendisi; ilk fırsatta edinip üzerinden geçeceğim. Şimdilik O’Reilly Research direktörü Roger Magoulas’ın e-postasından bir alıntı yapalım:
John Markoff’un kitabında uyuşturucu kullanımı ile orijinal kişisel bilgisayar hacker’ları arasında bir bağlantı kurduğunu biliyorum, ama ben farklı düşünüyorum. Belki de 60’ların karşıkültürü hiç bitmedi, yalnızca şimdiki teknoloji kültürünün mimlerinin kaynağı olmak üzere bir süre yeraltına girdi.
Benim düşüncem Web 2.0, kendin yap, açık kaynak, bloglar ve datanın yeni halüsinojenikler olduğu, tek farkları artık tümünün yasal olması.
Vay vay vay… Ne tezler. Bir zaman ayırıp iyi bir okuma yapmak şart oldu artık!
Not: Matematiğimin zayıflığı için kusura bakmayın. Ama en azından kimse uyarmadan 2007’den 1976’yı hatasız çıkarmayı becerebildim, ikinci denemede olsa bile 😛

