Yapay Zekâ Her Yerde… ya da Simba’nın hayatı nasıl kurtuldu?

Birkaç yıldır Filiz ile Uraz, “Bir kedi alalım.” peşindeler. Konuşuluyor, planlanıyor ama söylemden eyleme geçemiyor. Ben aslında köpekçiyim. Şöyle bir French bulduk, hatta bir English bulduk. Ama kedi sahipliğinin hizmetkârlık, köpek sahipliğinin ise mahkûmiyet olduğunu da bilecek kadar olayların farkındayım. Kediye “OK” dedik. Bekliyoruz, bir hareket olsun diye.

Sonra yakın zamanda Filiz bir mesaj gönderdi. İranlı bir vatandaş memleketine dönerken iki kedisini burada bırakmış. Hayvancıklar bir veterinerde kalıyorlar ve kendilerini sahiplendirmeye adamış birtakım kişiler aracılığıyla sahip bulmaya çalışıyorlar. Fotoğraf geldi. Baktık. Mesajlar, telefonlar, şanssızlıklar, talihli hâller… Sonunda akşamüstü veterinere gidip beyefendiyi görmeye gittik. Kendisi bir yaşının az üzerinde. British esintisi çok bariz ama belki İran… Koca patileri, maskesi, eldivenleri ve çizmeleri tam Siyam stili. Himalaya diyen var. Sonunda pasaportundan anlaşıldı ki Bluepoint British Shorthair. İnanılmaz hızlı karar verildi. Ertesi gün ben gerekli tüm malzemeyi aldım. Hazırlıklar tamamlandı. Akşamüstü Uraz’la veterinere gittik, beyefendiyi teslim aldık. Artık bir kedimiz var.

Kedinin orijinal adı Farsça Namak. Baktık, “tuz” demekmiş. Bizim ilk etapta almadığımız, ama hiç belli olmaz, yakında yine bizim eve gelebilecek olan kardeşinin adı da Şeker. İran kültüründe tuzun yeri pek farklı anladığımız kadarıyla. “Tuzlu”, “keyif veren”, “hayatın tuzu” gibi anlamlara da geliyor. Güzel isim, ama biz bencillikten bize daha uygun, Türkçe ya da belki İngilizce yeni bir isim vermeyi düşündük.

Ha, diyeceksiniz ki: “Kardeşim, yapay zekâ diye başlık atmışsın, kedi anlatıyorsun.” Söylememe gerek yok; buraya kadar olan her aşamada deli gibi yapay zekâ kullanıyoruz. Fotoğrafı gönder, sor: “Bu kedinin cinsi ne?” Eve yeni kedi geliyor, sor: “Neler almamız lazım?” Sor: “Farsça Namak ne demek?” Sor: “Bu kediye uygun isim ne olur?”

Çeşit çeşit isimler denendi. Adaylar çıktı. Turnuvalar yapıldı. Kimi isimler kabul edildi ve hatta günlerce kullanıldı. Mesela benim en beğendiğim Baileys, renginden dolayı. Ama sonunda beyefendinin asil ve majestik duruşuna uygun olarak bir aslan kral ismi üzerinde karar birliği oluştu: Simba!

İlk günlerde evde en ulaşılmaz noktaları bulup saklanan ve birden fazla kez beni çılgına döndürüp evin her tarafını aratan Simba, artık belli bir rutin oluşturmuş, favori köşelerini bulmuştu. Günün vaktine, evin popülasyonuna göre oradan oraya gezer vaziyetteydi.

Ta ki sıcak dalgası vurana kadar… Bir akşam bir baktık, Simba yok ortalıkta. Hatta Uraz keşfetti; sinekliğin dışında, Fransız balkonunda etrafı seyrediyor.

“Oğlum, niye sinekliği açık bıraktın? Ne yaptın, ne ettin?”

Bu arada sineklik kapalı! Ne zaman açılmış, ne zaman Simba dışarı çıkmış, kim kapatmış, belirsiz. “Hayır babacığım, ben açmadım.” “Yok öyleydi.” “Yok böyleydi…”

Aradan bir hafta geçti sanırım. Öykü de bizdeydi o akşam. Bu delikanlı yine Fransız balkonunda. Uraz tümüyle Öykü’yle zaman geçiriyor. “Sinekliği aç ama açık unutma.” gibi bir durum da yok. Açsa, Öykü de yanında zaten. İlk seferde haybeye suçlamışız oğlanı. Kedi bildiğin akordeon sinekliğin altından yol bulmuş, çıkmış dışarı. Biz ise hem şaşkın, hem endişeli, hem de kara kara düşünüyoruz.

Tekil bir olaydır diye çok kafaya takmadık. Bir-iki gün sonra, akşam vakti yatak odasına girdim. Pencerenin önünde bir karaltı… Yaklaştım. Karaltı, büyümesi gerektiği kadar büyümüyor. “Perspektif bilimi mi değişti arada?” Hayır… Simba. Ve telin dışında. Burada Fransız balkon da yok. Yedinci kattaki pencere pervazında duruyor.

Böylesine heyecanlandığım, böylesine endişelendiğim bir zamanı daha hatırlıyor muyum, emin değilim. Ama durum netti. Bir çare bulmamız gerekiyordu.

Sineklikler daha yepyeniydi. Hatta sipariş verdiğimde Simba ortalıkta yoktu; monte edilirken gelmişti. Akordeon sineklikten vazgeçelim… Şöyle yapalım, böyle yapalım… Hepsi gereksiz, saçma sapan ve büyük masraf. Camları kapatmak söz konusu değil. Klimaya karşı olduğumuz için hepimiz buğulama oluruz. Alternatifi ise birkaç hafta içinde kedinin helvasını yemekti.

İşte bu kez yapay zekâ ana kahraman olarak devreye girdi. Durumu anlattım. Çareyi söyledi: Kedi kalkanı! Ayrıntıları verdi: Sinekliğin önüne gelecek şekilde 40 cm yüksekliğinde bir polikarbon kalkan yerleştirmek… Fiyat araştırmasını yaptı: Sineklik başına 500-1.000 TL… Malzemeyi temin edebileceğim yerleri de çıkardı… …desem doğru değil aradı taradı bulamadı! Zaten yapay zekâya fiyat vb. konusunda güvenmeyeceksin bizim memlekette, 2 sene öncesinden fiyatları sanki dün pazarda görmüş gibi bir anlatır, inanmak ne kelime, tüm mahalleye anlatırsın…

Yaa, evet yapay zekâ her yerde… Ama her şeye kadir değil! Sineklikçi ustama gittim, dedim

“Ustam kedi akordeonun altından geçiyor, ne yapacağız?”

“?!?”

“Hmmm…”

“?!?”

“Ya polikarbon diye bişi varmış?”

“Ney?”

“Pleksi pleksi…”

Sihirli sözcük! Pleksiglas! Açıl susam! “Bak şuraya gideceksin, Atahan ya da Ahmet’i bulacaksın…” Gittim, buldum Ahmet’i… “Beni Levent usta gönderdi diyeceksin…” Dedim… Ahmet elindeki işi bıraktı, ilgilendi. Gerçi ilk başta az başından atmaya yeltendi beni, ama “Abi bak kedinin hayatı mevzu-u bahis, hafta başı şehir dışına çıkacağım, ölür gider sabi!”… Telefonları alındı verildi, neden olmasın… Sabah Ahmet’e WhatsApp, ondan yanıt, akşam Mustafa ile konuşmuş, birazdan beni arayacakmış… Az sonra Mustafa yazdı; ölçüler, kalınlıklar, fiyat teklifleri, … Öğlen gittik aldık! Kalkanlar yerleşti; pencereler, kapılar açıldı! Biz serinledik, Simba’nın hayatı kurtuldu!

Peki çok güzel… Kim şimdi bu hikayenin ana kahramanı? Yapay zekâ mı? Evet, o olmasa pleksiglasa ulaşmak belki günler belki haftalar sürecek, uzunca vakit Simba ölümle burun buruna yaşayacak, gereksiz masraflar yapılacak, yazılacak bozulacak çizilecek silinecekti… Olayı bir günde çözmenin şerefi yapay zekâda.

Ama Levent, Ahmet ve Mustafa olmasa teorik çözümü pratiğe çevirmek yine günlere yayılacak, yine ölüm tehlikesi, yine eve eli boş dönmeler…

Haa, kimse bana “gün gelecek, Levent, Ahmet, Mustafa hepsi birer agent olacak, senin agent onların agent’larla konuşacak, sen daha prompt’u yazarken pleksi bilgisayarlı lazer kesim tezgahına girecek…” demesin, bu olmayacak; en azından o kadar çabuk olmayacak. İnsan, sohbet muhabbet, “çay söyleyeyim abime”, “‘beni bilmem kim gönderdi’ de”, … o kadar çabuk çıkmayacak hayatımızdan. Ya da ben çıkmasın istiyorum… Umarım çıkmaz!

Yaşayıp göreceğiz…


Son blog yazımı yazalı 5,5 yıl olmuş…

Ondan önceki büyük boşluklardan sonra da bir yazı yayımlar, “Bakın, yeniden yazacağım.” der, sonra ya bir iki yazı yazıp bırakır ya da hiç yazmazdım…

Bu sefer önce yazıyı yazdım, sonra “I’m back”… bakalım etkisi olumlu olacak mı?

Yorum bırakın