Güçlendirilmiş Parlamenter mi, Zayıflatılmış Başkanlık mı?

2013’ten başlayarak güçler ayrılığı ve parlementer sistem -fiili düzlemde zaten yürüyen sürce paralel olarak hukuki düzlemde de- zayıflatıldı, merkezi ve güçlü bir başkanlık/cumhurbaşkanlığı sistemine ve dolayısıyla güçlerin tek elde toplanmasına yönelindi. Şimdi bu yolun sonuna gelindiği -özellikle ekonomik kriz yaratma ve çözememe konusundaki kötü performans ile- ayan beyan ortada ve bir çeşit geri dönüşün planları/hazırlıkları yapılıyor. Temel soru şu: Bu geri dönüş hangi yoldan olacak ve sonunda ilk başladığımız yere mi varacağız? Yoksa ilk başladığımız yer de o kadar da iyi değildi ve farklı bir noktayı hedeflemek ve buna uygun bir yol izlemek gibi bir seçenek düşünülebilir mi? Örneğin, ABD’de Trump’ın bir lavabo açıcı hassasiyeti giderdiği kimi tıkanıklar, sırf Trump yaptı diye geri döndürülmedi ve Biden tarafından da kısmen benimsendi; öyle ki Biden’a “Trump’ın ikinci dönemi” diyenler bile çıkıyor. Benzer şekilde biz de sırf 2013-21 kabusunda devreye alındı diye aslında kısmen ya da ağırlıkla olumlu olan kimi adımları geri almalı mıyız?

İlk gözlem: 2022/3 seçimi sonrası birbirinden kısmen bağımsız iki (ya da iki buçuktan üç, nasıl saydığımıza bağlı) alanda restorasyon yapmak gerekecek: Bir yanda anayasa değişiklikleri ve sonrasındaki fiili durum ile iyice çığrından çıkan devlet yapısını yerine oturtmak; yeni anayasa, yasal düzenlemeler, hukukun üstünlüğü, yargıya güven, insan hakları, vb… Diğer yanda ise -başta ekonomik kriz ve coğrafi/stratejik hatalar olmak üzere- birikmiş dev sorunların üstesinden gelmek. Bu ikisinin kesişiminde, istenirse üçüncü bir bileşen olarak da tanımlanabilecek yeni devlet yapısının oluşturulması var. Bu bileşenlerin çok boyutlu, ilki uzun vadeli, ideolojik, konsensusa dayalı, sakin ve yavaş hareket etmeyi gerektirirken ikincisi kısa vadede çözülmesi gereken, daha çok pratik/pragmatik, komuta ve koordinasyon ağırlıklı, hızlı ve doğru adımlara bağlı. Gelecek dönemde iktidara talip olanların bu çok tempolu, çok katmanlı, çok sesli yapıya ilişkin net ve ikna edici bir metodoloji önermeleri gerekiyor; ki görünürde mevcut değil…

İkinci gözlem: Güçler ayrılığı dediğimiz şey yukarıdaki bileşenleri ele alan iki ayrı gücün varlığını gerektiriyor. Neredeyse üç çeyrek asırdır sürdürmeye çalıştığımız parlementer sistem bu ayrılığı pek de barındırmıyor, hele de partilerin değiştirilmesi -imkansıza yakın- zor yönetim ve temsil yapıları ile. Parlementer sistemde güçler ayrılığı için parti yönetimlerinin değil, parti üye ve örgütlerinin güçlü olması gerekiyor. Yoksa tek parti iktidarlarında yasama aslında yönetimin sekreteryası olmaktan kurtulamıyor. Koalisyonlar ise hem hükümette, hem de mecliste sonu gelmez kayıkçı kavgalarına sahne oluyor…

Üçüncü gözlem: Memlekette partiler yasasını değiştirmek, anayasayı değiştirmekten daha güç; hele de değişiklik mevcut güç dağılımlarını güçlülerin aleyhine değiştirmeye yönelikse. Dolayısı ile önümüzde görünür gelecekteki seçimlere parti üst yönetimlerinin seçtiği delegelerin seçtiği üst yönetimin belirlediği -kimi istisnalar hariç- adaylarla gidilecek… Eğer son on yılın fiili ve hukuki deneyimini olduğu gibi tersine çevirirsek hükümetler de bu şekilde kurulacak. Ve böylece memleketin yönetimi siyasal değil partisel olacak.

Özetle, reformasyonu daha akıllıca planlayıp yönetmezsek birbirinden çok farklı yaklaşımlar gerektiren, üstüne birbirinden ayrık güçler tarafından üstlenilmesi gereken iki işi eski usül parti siyaseti eliyle yürütmek zorunda kalacağız. Bu da gelecek için umut vadetmiyor -ne yazık ki-, son kırk yıla bakmamız yeterli…

Çare? Var! Uzunca düşünme, sürekli müzakere, zaman zaman pazarlık, konsensus arama gerektiren yasama işi -yani birinci bileşen- zaafiyet içerdiğini bildiğimiz, ama uzun vadede çok da yanlış ve kötü olmayan sonuçlar doğuran partiler siyaseti eliyle yürütülsün. Hızlı hareket, çeviklik, sürekli adaptasyon gerektiren yürütme işi -yani ikinci bileşen- ise parti ile güncel ve sürekli ilişkisi olmayan bir cumhurbaşkanı ve hükümet tarafından. Bu makam için konsensusu seçmen sandıkta sağlasın. Bu makam süre ve sayı kısıtlamasına tabi olsun, evladiyelik olmasın.

“E peki, bu tarif edilenin mevcut durumdan ne farkı var?” diyeceksiniz; iki temel noktayı işaret edeceğim: Yasama, yani meclis, partilerin alanı; cumhurbaşkanı bir ittifak ya da dayanışma ile seçilmiş olsa dahi bunun yasamaya birebir yansıması gerekmiyor, ki fiiliyatta yansımayacaktır da. Daha önemlisi meclisin ilk dönemdeki temel görevi ve cumhurbaşkanının da kamuya ve tüm devlet mekanizmasına vaadi güçler ayrılığına dayalı bir yapı kurmak; yani ilk zamanların ardından cumhurbaşkanı istese dahi güçleri birleştiremeyecek, hatta tek taraflı etkileyemeyecek. Buna karşılık parti siyaseti de temel varsayımlar -örneğin bütçe- dışında icraat üzerinde gündelik bir baskı oluşturamayacak.

Önümüzdeki aylarda birilerinin, özellikle cumhurbaşkanı aday adaylarından birilerinin, konuyu gündeme getirmesi kanımca memleketin ali menfaatleri açısından ziyadesiyle faydalı olacaktır.

Başkanlık ve parlamenter sistem üzerinde okumaya devam ediyorum; yazmaya da edeceğim…

Yorum Gönderin